Ön Okuma: 2022’nin En Çarpıcı Kitabı I’m Glad My Mom Died

Ön Okuma: 2022’nin En Çarpıcı Kitabı I’m Glad My Mom Died

Geçtiğimiz ay sizlere ICarly dizisiyle tanıdığımız Jennette McCurdy’nin, otobiyografik romanı I’m Glad My Mom Died hakkında yaptığı bir röportajı çevirmiştik. Bu ay da kitabın ön okumasını sizlerle paylaşmak ve kuşkusuz bu yılın en çok konuşulan eserlerinden biri olan bu kitabı daha yakından inceleyelim istedik. Bu ön okuma Aydan Yalçın tarafından dilimize çevrildi.1

1: Bu metin Aydan Yalçın tarafından Bibliyoraf.com için çevrilmiştir. Çevirmenin izni olmadan başka bir sitede kullanılamaz.

I’m glad my mom died

PROLOG

Komada olan sevdiklerimize hep büyük haberler vermemiz ne garip, sanki koma, hayatınızdaki heyecan verici bir şeyin eksikliğinden dolayı düştüğünüz bir durummuş gibi.

Annem hastanede yoğun bakımda. Doktor bize kırk sekiz saati kaldığını söyledi. Büyükannem, büyükbabam ve babam bekleme odasında akrabalarımıza haber veriyor ve yiyecek otomatından aldıklarıyla karınlarını doyuruyorlar. Büyükannem, Nutter Butter bisküvilerinin kaygılarını yatıştırdığını söylüyor.

Üç abim –Marcus (yoldaş), Dustin (zeki) ve Scott (hassas)– ile birlikte annemin komadaki minik bedeninin başında duruyoruz. Annemin yumulu gözlerinin çevresindeki çapakları bir bezle siliyorum ve sonra başlıyoruz.

“Anne,” diyor Yoldaş ve eğilip annemin kulağına, “Yakında California’ya taşınıyorum,” diye fısıldıyor.

Hepimiz dikkat kesiliyor ve annemiz aniden uyanacak mı diye heyecanla bekliyoruz. Hiçbir şey olmuyor.

Zeki öne çıkıyor.

“Anne. Şey, anne, Kate ve ben evleniyoruz.”

Tekrar dikkat kesiliyoruz. Yine hiçbir şey olmuyor.

Bu kez Hassas öne çıkıyor.

“Anneciğim…”

Onun annemi uyandırmak için ne söylediğine dikkat etmiyorum çünkü o sıra kendi söyleyeceklerime hazırlanmakla meşgulüm.

Ardından sıra bana geliyor. Herkesin yemek yemek için aşağıya inmesini ve onunla yalnız kalmayı bekliyorum. Gıcırdayan sandalyeyi yatağının yanına çekip oturuyorum. Gülümsüyorum. Silahlarımı çekmeye hazırım. Düğünü, California’ya taşınmayı boş verin. Benim söyleyeceğim daha önemli bir şey var. Annemin her şeyden çok önemseyeceğine emin olduğum bir şey.

I’m glad my mom died

“Anneciğim. Ben… şu anda çok zayıfım. Sonunda kırk kiloya kadar düştüm.”

Ölmekte olan annemle yoğun bakım odasındayım ve onu uyandıracağından emin olduğum şey, annemin hastaneye kaldırılmasından bu yana geçen günlerde korku ve üzüntümün anoreksiyaya dönüşmesi sonucunda onun benim için hedef belirlediği kiloya düşmem oluyor. Kırk kilo. Bu bilginin işe yarayacağından o kadar emindim ki sandalyemde arkama yaslanıyor ve havalı bir şekilde bacak bacak üzerine atıyorum. Tepki vermesini bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum.

Ama asla tepki vermiyor. Asla kendine gelmiyor. Anlamıyorum. Kilom bile annemi uyandırmaya yetmiyorsa o zaman hiçbir şey yetmez. Ve hiçbir şey onu uyandıramazsa o zaman bu öleceği anlamına gelir. Ve eğer gerçekten ölecekse, o zaman ben ne yapacağım? Bütün hayatım annemi mutlu etmek ve onun olmamı istediği kişi olmak üzerine kurulu. Annemsiz nasıl biri olurum?

ÖNCE

Haziran sonu olmasına rağmen önümde Noel temalı kâğıda sarılmış bir hediye paketi duruyor. Annem milyonlarca kez bunun çok iyi bir kampanya olmadığını söylese de büyükbabam Sam’s Club’dan bir düzine rulo almış ve bunun sonucunda Noel’den geriye bir sürü paketleme kâğıdı artmıştı.

Paketi açıyorum –yırtmadan–  çünkü annemin hediyelerin sarıldığı kâğıtları saklamayı sevdiğini biliyorum. Yavaşça açmak yerine yırtarsam, o zaman kâğıt onun istediği kadar işe yarar olmaz. Dustin, annemin istifçi olduğunu söylüyor ama annem sadece bazı şeyleri anı olarak saklamayı sevdiğini belirtiyor. Bu yüzden dikkatle açıyorum.

Beni izleyenlere bakıyorum. Büyükannem kabarık perması, düğme burnu ve ciddiyetiyle orada duruyor; hediyesini açan birini izlerken ciddiyeti daha da belirginleşiyor. Hediyelerin nereden geldiğine, fiyatlarına, indirimde olup olmadığına o kadar dikkat ediyor ki. Bunları mutlaka bilmeli.

başlık

Büyükbabam da beni izliyor ve izlerken aynı zamanda fotoğraf da çekiyor. Fotoğrafımın çekilmesinden nefret ediyorum ama büyükbabam çekmeyi seviyor. Büyükbabalar bir şeyi sevdiklerinde onları durdurmak pek mümkün olmuyor. Annemin ona her gece yatmadan önce ağzına kadar dolu bir kâse Tillamook vanilyalı dondurmayı yemeyi bırakmasını söylemesi gibi. Zaten zayıf olan kalbine bir faydası olmasa da  yemeye devam ediyor. Tillamook’unu yemeyi ve fotoğraflarını çekmeyi kesmiyor. Onu bu kadar sevmeseydim çok kızardım. 

Her zamanki gibi uyuklayan hâliyle babam da yanımızda. Annem onu ​​dürtmeye devam ediyor ve tiroidinin normal olduğuna gerçekten ikna olmadığını fısıldıyor. Ardından babam sinirli bir şekilde, “Tiroidim iyi,” diyor ve beş saniye sonra uyuklamaya geri dönüyor. Bu onların olağan hâlleri. Ya böyleler ya da çığlık çığlığa kavga ediyorlar. Ben bu hâllerini tercih ediyorum. Marcus, Dustin ve Scottie de buradalar. Hepsini farklı nedenlerle seviyorum. Marcus sorumlu, güvenilir biri. Neredeyse bir yetişkin olduğu için bu mantıklı geliyor, daha on beş yaşında ama yine de çevremdeki diğer yetişkinlerin çoğunda görmediğim bir sağlamlığı var gibi.

Genelde bana sinirli görünse de Dustin’i de seviyorum. Çizimde, tarih ve coğrafyada iyi olması güzel bir şey, ben bu üç konuda berbatım. İyi olduğu konularda ona iltifat etmeye çalışıyorum ama o bana yalaka diyor. Bu kelimenin tam olarak ne anlama geldiğinden emin değilim ama söyleme biçiminden hakaret olduğunu anlıyorum. Böyle söylese bile içten içe iltifatları takdir ettiğinden oldukça eminim.

başlık

Scottie’yi nostaljik olduğu için seviyorum. Bu kelimeyi annemin bize her gün okuduğu Kelime Karikatürleri kitabından öğrendim. Annem bize evde eğitim veriyor ve ben öğrendiklerimi unutmamak için günde en az bir kez kullanmaya çalışıyorum. Bu, Scottie için gerçekten uygun bir kelime. “Geçmişe yönelik duygusallık.” Scottie kesinlikle böyle biri, dokuz yaşında olduğu için pek bir geçmişi yok gerçi. Scottie Noel’in, doğum günlerinin, Cadılar Bayramı’nın ve bazen de normal bir günün ardından ağlar. Bittiğine üzüldüğü için ağlar, henüz gün sona ermeden geçmişin özlemini çekmeye başlar. “Özlem”, Kelime Karikatürleri’nden öğrendiğim başka bir kelime.

Annem de beni izliyor. Ah anne. O çok güzel bir kadın. Kendisi öyle olduğunu düşünmüyor, muhtemelen bu yüzden her gün –yalnızca markete gidiyor olsa bile– bir saat saç ve makyajını yapmakla uğraşıyor. Bu bana mantıklı gelmiyor. Yemin ederim, normal hâliyle daha iyi görünüyor. Daha doğal. Yalın tenini görebiliyorsunuz. Gözlerini. Doğrudan kendisini. Ama annem bunun yerine her şeyin üstünü örtüyor. Yüzüne sıvı ten rengi bir şey, gözyaşı kanallarına kalem, yanaklarına bolca krem ve üstüne de bolca pudra sürüyor. Saçlarını kabartıyor. 1.60 olabilmek için topuklu ayakkabılar giyiyor, çünkü 1.50 olan gerçek boyunun onu kesmediğini söylüyor. Bunlara hiç ihtiyacı yok oysa. Kendini değiştirmek için bunları kullanmamasını dilerdim. Ama ben altındaki gerçek annemi görebiliyorum. Bu katmanların altındaki gerçek güzelliğini.

I’m glad my mom died

Annem beni izliyor, ben de onu izliyorum. Bu hep böyle olur. Hep bağlıyız. İç içeyiz. Biriz. Bana çabucak gülümsüyor, ben de aynısını yapıyorum. Hızlanıp hediyemin üzerindeki kâğıdı açmayı bitiriyorum.

Altıncı yaş günümde aldığım hediyeleri gördüğümde dehşete kapılmasam da hayal kırıklığına uğruyorum. Rugrats’i severim elbette ama bu iki parçalı kıyafetin –bir tişört ve şort– üzerinde papatyalarla çevrili (kıyafetlerde çiçek olmasından nefret ederim) Angelica (en sevmediğim karakter) var. Kolları ve paçalarının çevresi fırfırlar bezeli. Ruhuma ters olan tek bir şeyi vurgulamak istesem o şey bu fırfırlar olur.

“Bayıldım!” diye heyecanla bağırıyorum. “Bu şimdiye kadar aldığım en güzel hediye!”

En kusursuz sahte gülümsememi takınıyorum. Annem gülümsememin samimiyetsiz olduğunu fark etmiyor. Hediyeyi gerçekten de beğendiğimi zannediyor. Pijamalarımı çıkarmaya girişirken partim için onları giymemi istiyor. Kıyafetlerimi çıkartırken kabuğumu soyuyormuş gibi hissediyorum.

İki saat sonra, Angelica üniformamın içinde, etrafım arkadaşlarımla, ya da yaşıtım olan tek insanlarla, çevrili hâlde Eastgate Park’ındayız. Hepsi kilisedeki sınıfımdan. Başında zikzaklı saç bandıyla Carly Reitzel de orada. Çok havalı olduğu için keşke ben de onun gibi olsam dediğim kekeme Madison Thomer de. Trent Paige de orada, çevresindeki yetişkinlerin canını sıkmasına neden olacak kadar pembe rengiyle ilgili konuşuyor. (İlk başlarda yetişkinlerin Trent’in pembe takıntısını bu kadar umursadıklarını fark etmemiştim ama sonra ikiyle ikiyi topladım. Onun gey olduğunu düşünüyorlardı. Ve biz Mormon’duk. Bazı nedenlerden ötürü, aynı anda hem gey hem de Mormon olamazdı.)

I’m glad my mom died

Pasta ve dondurmalar geldiğinde heyecanım tavan yapıyor. Ne dileyeceğime karar verdiğimden beri iki haftadır bu ânı bekliyorum. Şu anda, elimde olan tek güç doğum günü dileğim. Bu, kontrol kazanmak için en iyi şansım. Bu fırsata kesin gözüyle bakmıyorum tabii ki. Yalnızca iyi değerlendirmek istiyorum.

Herkes detone bir şekilde “Mutlu Yıllar” şarkısı söylüyor, Madison, Trent ve Carly her nakaratın ardından cha-cha-cha sözlerini yapıştırıyor. Bu canımı sıkıyor. Bunun çok havalı olduğunu düşündükleri ortada, oysa bana göre doğum günü şarkısının saflığını bozuyor. Neden iyi bir şeyin öyle kalmasına izin vermiyorlar ki?

Onu önemsediğimi, önceliğimin o olduğunu bilsin diye gözlerimi anneme kilitliyorum.

O cha-cha-cha yapmıyor. Bu konuda takdirimi kazanıyor. Bana her şeyin yoluna gireceğini hissettiren, o kocaman, burnunun kırıştığı gülümsemelerinden birini gösteriyor. Bu ânı olabildiğince sindirmeye çalışarak ona gülümsüyorum. Gözlerimin sulanmaya başladığını hissediyordum.

Anneme ilk kez dördüncü evre meme kanseri teşhisi konduğunda ben iki yaşındaydım. Net hatırlamıyorum ama hayal meyal hatırladığım şeyler var.

başlık

Annemin, o hastanedeyken yanımda taşıyabileceğim bir şey olması için bana yeşil-beyaz büyük bir battaniye ördüğünü hatırlıyorum. Ondan nefret etmiştim ya da bana verme şeklinden veyahut bana verdiğinde hissettiğim o histen nefret etmiştim – tam olarak neyden nefret ettiğimi hatırlamıyorum ama o anda içimden öyle gelmişti.

Elim büyükbabamın ellerinde, hastane bahçesi olması gereken bir yerde yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Anneme götürmek için karahindiba toplamamız gerekiyor ama bunun yerine daha çok sevdiğim o kahverengi, uzun, sopaya benzer yabani otları seçiyordum. Annem onları yıllarca TV ünitemizin üzerinde plastik bir Crayola bardağında sergilemişti. Anıları korumak için. (Belki de Scott’ın nostalji sevdası ondan geliyordur?)

Kilise binamızın bir odasında, ailemizin diğer fertleri etrafımızdaki soğuk, katlanır sandalyelerde, bizse desenli mavi halının üzerinde otururken iki genç ve yakışıklı misyonerin kutsamak için ellerini annemin kel kafasına koyuşunu izliyoruz. Misyonerlerden biri zeytinyağını kutsuyor ve sonra yağı annemin kafasına dökerek daha da parlak hâle getiriyor. Diğer misyoner duayı okuyor ve Tanrı’nın iradesiyle annemin ömrünün uzamasını diliyor.

 Büyükannem oturduğu yerden ayağa fırlayıp, “Tanrı’nın iradesi olmasa bile uzasın, lanet olsun!” diyor. Sözleri kutsal ayini bozduğu için misyoner duaya yeniden başlamak zorunda kalıyor.

Hayatımın o ânını zar zor hatırlıyorum, hatırlamak zorunda olduğumdan değil tabii.

başlık

McCurdy hanesinde bazı olaylardan o kadar sık bahsedilir ki, yaşananların hafızanıza kazınması için orada olmanıza bile gerek kalmaz. Annem kanser hikâyesini –kemoterapi, radyasyon, kemik iliği nakli, mastektomi, meme implantı, dördüncü evre, yakalandığında henüz otuz beş yaşında olması– kiliseye giden herhangi bir kişiye, konu komşuya ya da ona kulak veren Albertsons’daki müşterilere anlatmayı çok sever. Gerçekler üzücü olsa da, annemin bu hikâyeden fazlasıyla gurur duyduğunu söyleyebilirim. Bu, onun yaşam amacı. Sanki o, Debra McCurdy, bu dünyaya kanserden kurtulan biri olmak ve hikâyesini herkese –en az beş ila on kez– anlatmak için gönderilmiş gibi.

Annem, çoğu insanın tatilleri yad edişi gibi kanserini yad ediyor. Hatta teşhis konduktan kısa bir süre sonra kaydettiği, her hafta bize yeniden izlettiği videoya yorumlar yapacak kadar ileri gidiyor. Her pazar kiliseden sonra, oğlanlardan birinden kaseti oynatmasını istiyor çünkü video oynatıcıyı nasıl çalıştıracağını bilmiyor.

“Tamam millet, şşş. Sessiz olalım. Hadi izleyelim ve annenizin şu an bulunduğu duruma şükredelim,” diyor annem.

Annem, şu an iyi olduğuna şükretmemiz için bu videoyu izlediğimizi söylese de, bu videoyu izlememizle ilgili oturmayan şeyler var. Beni kesinlikle rahatsız ediyor, oğlanları da rahatsız ettiğini görebiliyorum. Hiçbirimizin kel, üzgün ve ölmek üzere olan annemizin anılarını tekrar tekrar izlemek isteyeceğini sanmıyorum, ama hiçbirimiz bunu dile getirmiyoruz.

başlık

Video oynamaya başlıyor. Biz kanepede onun çevresini sarmış otururken annem dördümüze ninniler söylüyor. Nasıl ki video izlendikçe aynı kalmaya devam ediyorsa annemin yorumları da öyle oluyor. Bu videoyu her izlediğimizde annem, bu yükün “Marcus’un kaldırabileceğinden fazla” olduğunu, bu yüzden koridorda ilerlemesi ve kendini topladıktan sonra geri dönmesi gerektiğini söylüyor. Bunu, büyük bir iltifatmış gibi söylüyor. Marcus’un annemizin ölümcül hastalığından dolayı perişan olması, onun ne kadar inanılmaz bir insan olduğunun kanıtıymış gibi. Annem sonra benim ne kadar “gıcık” biri olduğumu söylüyor, ama “gıcık” kelimesini o kadar zehirli bir şekilde söylüyor ki, küfür gibi geliyor. Durum bu kadar üzücüyken avazım çıkarcasına “Jingle Bells” şarkısını söylemeye devam etmeme hâlâ inanamadığını söyleyip duruyor. Bunu anlamadığıma inanamıyor. Çevremdeki herkes bu kadar bariz şekilde kederliyken nasıl bu kadar pozitif kalabiliyorum? Hem de daha iki yaşındayken.

Yaş bahane değil. O videoyu her izlediğimizde büyük bir suçluluk hissediyorum. Nasıl anlamam? Ben nasıl bir aptalım. Annemin neye ihtiyacı olduğunu nasıl bilmem? Ciddi olmamıza, durumu mümkün olduğunca çok etkilenmiş ve perişan görünmemize ihtiyacı olduğunu. Bizim onsuz bir hiç olduğumuzu bilmesine.

başlık

Annemin kanser öyküsünün teknik detaylarını bilsem de kemoterapi, kemik iliği nakli, radyasyon kelimeleri, duyan herkeste sanki annemin bu kadar zorlandığına inanamıyorlarmış gibi büyük bir şok etkisi yaratıyor. Benim için bunlar yalnızca teknik bilgiler. Hiçbir anlamı yok.

Benim için anlamı olan şey McCurdy hanesinin genel havası. Bunu en iyi şu şekilde tasvir edebilirim –hatırladığım kadarıyla– evdeki atmosfer sanki nefesinizi tutmuşsunuz gibi hissettiriyor. Sanki hepimiz tetikte, annemin kanserinin nüksetmesini bekliyormuşuz gibi. Annemin kanser savaşının sürekli tekrarlanması ve sık sık yaptığımız doktor ziyaretleri arasında evde dile getirilmeyen ağır bir hava hâkim. Annemin hayatının kırılganlığı benim hayatımın merkezi.

Sanırım doğum günü dileğimle bu kırılganlığın çaresine bakabileceğim.

Sonunda, “Mutlu Yıllar” şarkısı bitiyor. Benim için o büyük an geldi. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum ve içimden dileğimi tutuyorum.

Annemin bir yıl daha hayatta kalmasını diliyorum.

Bu metnin redaksiyonu Aylin Efe tarafından yapılmıştır.

Beğenebileceğiniz diğer yazılarımız:

Yazıyı burada paylaş:

Yazı oluşturuldu 12

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.