Ön Okuma: Tanrıların Dönüşü Divine Rivals

Ön Okuma: Tanrıların Dönüşü Divine Rivals

Geçtiğimiz nisan ayında yayımlanan Divine Rivals, yayımladığı günden beri çok konuşuluyor. Rebecca Ross’un yedinci kitabı olan bu eser, tanrıların geri dönmesiyle kaosa sürüklenen bir dünyada geçiyor. Tanrıların beraberinde canavarları da getirdiği bu kitabın ana karakteri olan Iris bir gazete çalışıyor. Biz de onun ailesini ve dünyayı kurtarmak için atıldığı macerayı okuyoruz.

Ön okuması Sude Süne1 tarafından dilimize çevrilen Divine Rivals’ın ikinci kitabının da bu yılın sonunda yayımlanması planlanıyor.

1: Bu metin Sude Süne tarafından Bibliyoraf.com için çevrilmiştir. Çevirmenin ve Bibliyoraf’ın izni olmadan başka bir sitede kullanılamaz.

*

Canavarlar savaş cephesinin 30 kilometre yakınında gözüktüler, diye geçti manşette. Onun altında ise, büyük, zarımsı kanatlara, ucunda pençeler olan iki cılız bacağa ve bir sürü keskin iğneyi anımsatan dişlere sahip bir yaratığın resmi vardı. Iris ürperdi. Sözcükleri okumaya çalışıyordu ancak o okuyamadan kelimeler mürekkeplerin içinde kaybolup gidiyordu.

Sokağın kenarında donmuş bir halde dururken, elindeki kâğıda bir an daha baktı. Yağmur çenesinden akıp, göz yaşları gibi elindeki canavarsı illüstrasyonun üzerine damladı.

Böyle yaratıklar artık yaşamıyordu. Tanrılar asırlar önce yenildiğinden beri yoklardı. Ama, elbette eğer Dacra ve Enva döndüyse, asırlar önceden kalma, sadece mitlerde yaşamış yaratıklar da geri gelebilirdi.

Iris parçalara ayrılmak üzere olan kağıdı çöp kutusuna atmak için hareketlendi ancak sonra, soğuk bir düşünce tarafından esir alındı.

Cephede bu yüzden mi bir sürü asker kayboluyordu? Dacre canavarlarla savaştığı için miydi?

Cevabı bilmesi gerekiyordu. Inkridden Tribune’u dikkatle katladı ve cebine koydu.

Gideceği yere ulaşması yağmurda, özellik de uygun olmayan ayakkabılarla, normalden bile uzun sürmüştü. Ancak zaten Oath yürüyerek gidilmesi kolay bir yer değildi. Eski, antik bir şehirdi. Seneler önce fethedilmiş bir tanrının mezarının üzerine inşa edilmişti. Sokaklar, yılanın ilerlediği bir yol gibi kıvrımlı, bazı kısımları toprakla kaplı ve dar, diğerleri ise geniş ve asfalttandı. Bazılarına da sihir damlaları musallat olmuştu. Ancak son on senede yeni inşaatlar başlamıştı ve Iris için tuğla binaları, sazdan çatılar ile birleşik parlak pencereleri, ufalanmış korkulukları ve artık unutulmuş bir çağa ait kuleleri bir arada görmek bazen sarsıcı olabiliyordu.

Bir saat sonra, Iris sonunda nefes darlığı içinde, yağmurdan mahvolmuş bir halde evine ulaşmıştı.

Annesiyle birlikte ikinci katta yaşıyordu. Kapıya geldiğinde, onu neyin karşılayacağını bilemeyerek durakladı.

Tıpkı beklediği gibiydi.

Aster, en sevdiği mor paltosuna sarınmış bir halde koltukta uzanıyordu ve parmaklarının arasında bir sigara yanıyordu. Boş şişeler oturma odasının her yerine saçılmıştı. Haftalardır olduğu gibi elektrikler kesikti. Vitrinin üzerindeki mumlar uzun süredir yanmaktan akarak ahşap üzerinde birikintiler oluşturmuştu. Iris kapının eşiğinde durarak, etrafındaki dünya bulanıklaşana kadar annesine baktı.

“Küçük çiçeğim,” dedi Aster sarhoş bir halde, Iris’i sonunda fark ederken. “Sonunda beni görmek için eve geldin.”

Iris sertçe nefes verdi. Bir düzine kelimenin ağzından çıkmasına izin vermek istiyordu. Acı bir tat bırakan sözlerdi bunlar, ama sonra sessizliği fark etti. Sigara dumanının içinde dans ettiği, kükreyen, korkunç bir sessizlik vardı ortamda. Mumların titreştiği vitrine baktığında, eksik olan şeyi fark etti.

“Radyo nerede anne?”

Annesi bir kaşını kaldırdı. “Radyo? Ah, onu sattım, tatlım.”

Iris kalbinin ağrıyan ayaklarına kadar çarptığını hissetti. “Neden? O büyükannemin radyosuydu.”

“Bir kanala bile zorla bağlanıyordu, tatlım. Gitmesinin zamanı gelmişti.”

Hayır, diye düşündü Iris gözyaşlarını geri göndermek için çabalarken. Sadece alkol almak için daha fazla paraya ihtiyacın vardı.

Ön kapıyı çarptı ve oturma odasından, şişelerin arasından geçerek küçük, pis mutfağa girdi. Burada yanan bir mum yoktu, ama Iris burayı ezberlemişti. Ezilmiş bir somun ekmeği ve yarım karton yumurtayı tezgâhın üstüne koydu, ardından bir kese kağıdı alıp oturma odasına geri döndü. Şişeleri -bir sürü şişeyi- topladı ve bu Iris’e o sabahı, neden geç kaldığını hatırlattı. Çünkü annesi havuzun yanında, cam parçalarının içinde yatıyordu ve bu onu çok korkutmuştu.

“Bırak,” dedi Aster bir elini sallarken. Sigarasından bir kül düştü. “Ben sonra temizleyeceğim.”

“Hayır, anne. Sabah işe zamanında gitmem lazım.”

Bırak dedim.”

Iris elindeki poşeti düşürdü. Poşetin içindeki camlar tıngırdarken, kavga edemeyecek kadar yorgundu. Bu yüzden annesinin söylediğini yaptı.

Kendi odasına çekilerek kibritlerini aradı, ardından komodinin üzerindeki mumları yaktı. Ama karnı açtı ve bir süre sonra odasından çıkıp marmelatlı sandviç yapmak için mutfağa dönmek zorunda kalmıştı. Tüm bu süreçte annesi koltukta uzanmış, şişeden alkol içerken sigarasını yakmış ve artık var olmadığı için radyodan dinleyemeyeceği en sevdiği şarkıları mırıldanmıştı.

Iris odasının sessizliğine döndüğünde, camı açıp yağmurun sesini dinledi. Hava soğuk ve rüzgarlıydı. Havada hala kıştan kalma bir his vardı ve Iris soğukluğun teninde bıraktığı ısırığı ve teninde bıraktığı karıncalanma hissini memnuniyetle karşıladı. Bu ona hayatta olduğunu hatırlatıyordu.

Sandviçini ve yumurtasını yiyip, üzerindeki ıslak giysileri en sonunda gecelik ile değiştirdi. Dikkatlice, sırılsıklam olmuş Inkridden Tribune’ü kuruması için yere koydu. Canavar illüstrasyonu, cebinde taşındıktan sonra daha da kirlenmişti. Göğsünün içerisinde garip bir çekiş hissedene dek ona bakmaya devam etti ve büyükannesinin daktilosunu sakladığı yatağının altına uzandı.

Iris onu ateş ışığının karşısına çıkardığında, radyonun ani gidişinden sonra onu bulunca içinde bir rahatlık belirdi.

Yere oturdu ve makalesinin başlangıçlarının artık yağmurdan buruşmuş ve nemli durduğu kanvas çantasını açtı. Hakkında yazacak kadar iyi bir şeyler bulursanız ben de yayınlamayı düşünebilirim, demişti Zeb. Iris içini çekerek büyükannesinin daktilosunda yeni bir sayfa koydu, parmakları tuşların üzerindeydi. Ama sonra tekrar mürekkep sıçramış canavara baktı ve kendini makalesinden tamamen farklı bir şey yazarken buldu.

Forest’a günlerdir yazmıyordu. Ancak şimdi abisine yazıyordu işte. Kelimeler sanki ondan sayfaya akıyordu. Tıpkı diğer yazılarında da olduğu gibi Sevgili Forest, yazmakla ya da tarih eklemekle uğraşmadı. İsmini yazmak ya da sayfada görmek istemiyordu. Hızlıca konuya geçerken, kalbi yaralanmış gibi hissetti.

Her sabah, annemin yeşil şişelerden oluşan denizinin içinden geçerken seni düşünüyorum. Her sabah, bana bıraktığın trençkotu giyerken, beni bir an bile düşünüp düşünmediğini merak ediyorum. Gidişinin bana ne yapacağını düşünüp düşünmediğini. Anneme ne yapacağını ya da.

Enva adına savaşmak düşündüğün gibi bir şey mi diye merak ediyorum. Acaba bir kurşun ya da bir süngü seni parçaladı mı ya da bir canavar seni yaraladı mı? Ruhum seni bulmak için ne kadar çaresiz olursa olsun, benim asla önünde diz çökemeyeceğim, kana bulanmış bir toprakla kaplı, isimsiz bir mezarda yatıp yatmadığını merak ediyorum.

Beni böyle bıraktığın için senden nefret ediyorum. 

Senden nefret ediyorum ama buna rağmen seni bir o kadar da çok seviyorum çünkü sende benim asla anlayamayacağım ya da bulamayacağım bir cesaret ve ışık var. İçinde bir şey için öyle hararetli bir şekilde savaşma dürtüsü var ki, ölüm korkusu bile seni durdurmuyor.

Bazen tam bir nefes çekemiyorum içime. Endişem ve korkum arasında ciğerim küçük kalıyor… çünkü sen neredesin bilmiyorum. Depoda vedalaşırken sana sarılmamın üzerinden beş ay geçti. Beş ay ve sadece tahmin yürütebiliyorum; ya cephede kayboldun ya da yazamayacak kadar meşgulsün. Çünkü eğer ölüm haberin bana gelse, sabahları uyanabileceğimi ya da yataktan çıkabileceğimi sanmıyorum.

Keşke benim için, annem için bir korkak olsaydın. Keşke silahını bırakıp, seni sahiplenen tanrıçaya olan bağlılığını parçalasan. Keşke zamanı durdurup bize dönsen.

Iris kâğıdı daktilodan çıkardı, iki kere katladı ve gardırobuna yaklaşmak için ayağa kalktı.

Uzun zaman önce büyükannesi Iris’in bulması için notlar bırakmaya başlamıştı. Bazen onları odasının kapısının altından yollarken, bazen yastığının altına saklar ya da okulda bulması için eteğinin cebine sıkıştırırdı. Bu notlar genelde küçük özgüven yükseltici sözler ya da ıris’in keşfetmeye bayıldığı şiirlerden alıntılar olurdu. Bu ikisinin bir geleneğiydi ve Iris büyükannesine yazdığı notlar ile okuma yazmayı öğrenerek büyümüştü.

Bu nedenle, dolabın altından Forest’a not göndermek ona doğal gelmişti. Abisinin kendine ait bir odası yoktu; Aster ve Iris kendisine özel yatak odalarına sahip olsun diye kanepede uyurdu. Ama o ve Iris yıllardır bu dolabı paylaşıyorlardı.

Gardırop taştan duvardaki küçük bir oyuk ve zeminde kalıcı çizikler bırakan kemerli bir kapıdan oluşuyordu. Forest’ın kıyafetleri solda, Iris’inkiler ise sağda asılıydı. Çok fazla giysiye sahip değildi. Birkaç düğmeli gömlek, pantolon, deri pantolon askısı ve bir çift aşınmış ayakkabı. Ancak Iris’in de pek fazla kıyafeti yoktu. Sahip olduklarından en iyi şekilde yararlanmışlardı. Delikleri yamalayıp, yıpranmış kenarları onarıp giysilerini yıpranıncaya kadar giyerlerdi.

Iris abisinin tüm giysilerini, onun, ben gidince dolaptaki tüm alan senin olabilir diye dalga geçmesine rağmen dolaptan çıkarmamıştı. Savaşta, evden uzak olduğu ilk iki ay boyunca Iris sabırlı davranmış, söz verdiği gibi kendisine yazmasını beklemişti. Ama sonra annesi o kadar çok içmeye başlamıştı ki, Revel Diner’dan kovulmuştu. Faturalar artık ödenemiyordu; dolapta yiyecek yoktu. Iris’in okulu bırakıp iş bulmaktan başka seçeneği kalmamıştı ve bu sırada Forest’ın ona yazmasını beklemeye de devam etmişti.

O mektup hiç gelmedi.

Ve Iris de sessizliğe daha fazla dayanamamıştı. Adres yoktu, abisinin nerede konumlanmış olabileceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Elinde, çok sevdiği gelenekten başka bir şey yoktu ve Iris de bu yüzden büyükannesinin yapacağını yaparak katlanmış kağıdı dolaba vermişti.

Ertesi gün mektup, onu şaşırtan bir şekilde, gölgeler tarafından yenmişçesine kaybolmuştu.

Huzursuzluktan yerinde duramayan İris, Forest’a başka bir mektup yazıp onu da dolabın altından kaydırmıştı. O da kaybolunca inanamayarak küçük dolabı yakından incelemişti. Sanki birisi asırlar önceden kalma eski bir geçidi kapamaya çalışmış gibi duran, duvardaki taşları fark etmişti. Fethedilmiş tanrının kemiklerindeki bu şehrin en derinlerinde yatan o büyünün belki de onun sıkıntısına cevap vermek adına yükselip yükselmediğini merak etti. Büyü mektubunu bir şekilde alıp, batı rüzgarı ile taşımış ve abisinin savaştığı yere ulaştırmış olabilir miydi?

O ana kadar büyülü binalardan nasıl da nefret etmişti.

Diz çöküp, mektubunu gardırobun kapısının altına kaydırdı.

Kelimelerin gitmesine izin vermek rahatlatıcıydı. Göğsündeki baskı hafiflemişti.

İris daktilosuna geri döndü. Daktiloyu kaldırırken, parmağı çerçevenin içindeki soğuk metal çıkıntıya dokundu. Kaplama, en küçük parmağı kadardı ve bu yüzden de fark edilmesi zordu. Onu ilk keşfettiği anı çok net bir şekilde hatırlıyordu. Gümüş üzerindeki işlemeyi ilk kez okumuştu. Üçünü aloutte/ özel olarak d.e.w için yapıldı.

Daisy Elizabeth Winnow.

Büyükannesinin adı.

Iris sık sık bu kelimeleri inceleyip, ne anlama geldiklerini merak etmişti. Bu daktiloyu büyükannesi için kim yaptırmıştı? İçindeki işlemeyi, büyükannesi ölmeden önce fark etmiş olmayı isterdi. Artık Iris’in gizemle yetinmekten başka çaresi yoktu.

Daktiloyu, sakladığı yere geri koydu ve yatağının içine girdi. Battaniyeyi çenesine kadar çekerken, yapmaması gerektiğini bildiği halde mumu yanık bırakmıştı. Söndürüp onu yarına saklamalıyım, diye düşündü çünkü elektrik faturasını ne zaman ödeyebileceği belli değildi. Ama şu anlık karanlıkta değil, ışıkta dinlenmek istiyordu.

Gözleri uzun bir günün yorgunluğu ile kapandı. Saçlarında hala yağmur ve dumanın kokusu duyabiliyordu. Parmak uçlarında hala mürekkep, dişlerinin oyuklarında ise marmelat vardı.

O sesi duyduğunda neredeyse uykuya dalmıştı. Kâğıt hışırtısının sesi.

Iris kaşlarını çatarak öne doğru oturdu.

Dolabına baktı. Orada, yerde bir kâğıt parçası vardı.

Bunun az önce gönderdiği mektup olduğunu düşünürken, dudakları aralandı. Bir hava akımı onu tekrar odasına itmiş olmalıydı. Ama yataktan kalktığında bunun kendi mektubu olmadığını anladı. Bu kâğıt parçası farklı bir şekilde katlanmıştı.

Tereddüt etti, sonra ayağa kalktı ve kâğıdı almak için uzandı.

Kâğıt titredi ve ateş ışığı içine sızdıkça, Iris kâğıda daktilo ile yazılmış o kelimeleri seçebildi. Çok az kelime vardı ancak çok koyu renklilerdi.

Iris mektubu açarak okudu. Ve nefesi kesildi.

Ben Forest değilim.

Bu metnin redaktörlüğü Aylin Efe tarafından yapılmıştır.

Beğenebileceğiniz diğer yazılarımız:

Yazıyı burada paylaş:

Yazı oluşturuldu 7

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.