Ön Okuma: The Invisible Life of Addie LaRue

Ön Okuma: The Invisible Life of Addie LaRue

Bir önceki ön okumamız için Schwab’ın en yeni kitabı Gallant’ı çevirmiştik. Şimdi ise çıktığı günden beri gündemimizden düşmeyen ve heyecanla çevrilmesini beklediğimiz The Invisible Life of Addie LaRue’yu sizlerle buluşturuyoruz.1 İyi okumalar dileriz.

1: Bu metin Buse Olçay tarafından Bibliyoraf.com için çevrilmiştir. Çevirmenin ve Bibliyoraf’ın izni olmadan başka bir sitede kullanılamaz.

Kimsenin hatırlamayacağı bir hayat. Asla unutamayacağınız bir hikâye.

Fransa, 1714; genç bir kadın anlık bir çaresizlikle, sonsuza kadar yaşamak için ruhunu şeytana satarak onunla bir pazarlık yapar ve tanıştığı insanlar tarafından unutulmakla lanetlenir. 

Böylece, Addie LaRue’nun olağanüstü hayatı ve genç kadının dünyada bir iz bırakmak için ne kadar ileri gidebileceğini öğrendiği; yüzyıllar ve kıtalar boyunca süren, tarih ve sanat dolu baş döndürücü serüveni başlar. 

300 yıl sonra, Addie şehrin kuytu bir köşesinde kalmış bir kitapçıda genç bir adamla karşılaştığında ve bu adam onun adını hatırladığında ise her şey değişir.

Paris, Fransa

29 Temmuz 1715

IV

Hayalperest çok hafif kaçan bir kelimeydi.

İnsanın aklına ipeksi bir uykuyu, uzun çimli kırlarda geçirilen tembel günleri, yumuşak bir parşömen üzerindeki kurşun kalem izlerini getiriyordu.

Addie hayallerine tutunmaya devam ediyor ancak kurnaz olmayı da öğreniyordu. Bir sanatçının elinden çok kalemin ucunu bileyen bir bıçak gibi keskinleşiyordu.

The Invisible Life of Addie LaRue

“Bana bir içki doldur,” dedi Addie elindeki şarap şişesini uzatarak. Adam mantar tıpayı çıkardı ve kiralık odanın alçak rafından aldığı iki bardağı doldurdu. Birini ona uzattı ve kendininkini tek yudumda kafasına dikti. Bardağı bırakıp Addie’nin elbisesine uzanmadan önce ikinciyi de bitirmişti.

Addie geri adım atarken, “Ne bu acele?” diye sordu adama. “Odanın ücretini ödedin. Burası bütün gece bizim.”

Adamı kendinden uzaklaştırmamak için dikkatli davranıyordu. Bazı erkeklerin kadınların isteklerini hiçe saymaktan zevk aldıklarını fark etmişti. Bu yüzden de ona karşı koyuyor fakat asla onu kendinden kaçıracak kadar ileri gitmiyordu. Bunun yerine Addie, kendi bardağını adamın istekli ağzına götürüp bordo içkiyi dudaklarına döktü ve hareketlerini zorlama değil de baştan çıkarmaymış gibi göstermeye çalıştı.  

Adam büyük bir yudum aldı sonra bardağı itip uzaklaştırdı. Hantal elleri, ipler ve korse ile boğuşarak Addie’nin elbisesinin önünü kavradı.

“Dayanamıyorum…” diye geveledi adam ama şaraptaki ilaç çoktan etkisini göstermeye başlamıştı; çok geçmeden sesi kısıldı, dili ağzında gittikçe ağırlaşıyordu. 

Elleri Addie’nin elbisesini hâlâ sıkı sıkı tutarken geriye, yatağın üstüne doğru devrildi. Bir saniye sonra gözleri geriye yuvarlandı. Adam yana doğru yığıldı, kafası ince yastıklara çarpmadan önce uykuya yenik düşmüştü.

başlık

Addie eğildi ve adamı, yataktan bir un çuvalı gibi yere düşürene kadar ittirdi. Adam boğuk bir şekilde inlediyse de uyanmadı.

Addie adamın başladığı işi bitirdi, rahat nefes alana kadar elbisesinin iplerini gevşetti. Paris modası taşra giysilerinden iki kat daha dar ve ancak yarısı kadar pratikti. Yatakta gerindi, en azından o gece için tüm yatağın ona kalmasından memnundu. Her şeyi sil baştan yapmak zorunda kalacağı bir sonraki gün hakkında düşünmek istemiyordu.

İşin çılgın tarafı buydu. Her yeni gün sanki Addie’nin içinde sinek gibi mahsur kaldığı bir kehribardı. Anın içinde yaşarken günleri ve haftaları düşünmesinin bir yolu yoktu. Zaman anlamını yitirmeye başlıyordu ancak yine de Addie zaman kavramını yitirmemişti. Tarihleri karıştırmıyordu (ne kadar uğraşırsa uğraşsın) ve bu yüzden hangi ay, hangi gün, hangi gece olduğunu biliyordu. Bir yıl geçtiğini de biliyordu. 

Kendi düğününden kaçmasının üstünden geçen bir yıl. Ormana kaçmasının üstünden geçen bir yıl.

Ruhunu satmasının üstünden bir yıl. Özgürlük için. Zaman için.

The Invisible Life of Addie LaRue

Bir yıl. Addie bu bir yılın tamamını yeni hayatının sınırlarını öğrenmekle harcamıştı. Kafesteki bir aslan gibi lanetinin sınırlarında yürüyordu. (Sonunda gerçekten de aslan görmüştü. Baharda bir gösterinin parçası olarak Paris’e getirilmişlerdi. Hayalindeki canavarlara hiç benzemiyorlardı. Hem çok daha fazlasıydılar hem de çok daha azı, ihtişamları hücrelerinin boyutu yüzünden sönmüştü. Addie birçok kez onları görmeye gitmişti. Ziyaretçilerden öteye, çadırın aralığına, tek bir özgürlük kırıntısına dikilen yaslı bakışlarını incelemişti.)

Acı çekmeye zorlandığı ama ölmediği, aç kaldığı ama tükenmediği, eksik kaldığı ama solup gitmediği bu anlaşma çıkmazının içinde kısılıp kaldığı bir yıl. Yaşadığı her bir an hafızasına işlenirken kendisi diğerlerinin aklından hemen uçup gidiyordu. Bir kapının kapanmasıyla, gözden uzaklaştığı bir anda, bir anlık uykuyla siliniyordu. Hiç kimsenin ya da hiçbir şeyin üstünde bir iz bırakamıyordu.

The Invisible Life of Addie LaRue

Yere yığılmış adamın üstünde bile.

Eteğinden ağzı tıpalı afyon ruhu şişesini çıkardı ve şişeyi cılız ışığa doğru tuttu. Üç deneme ve boşa giden iki şişe değerli ilaçtan sonra içecekleri kendisinin ilaçlayamacağını, zararı verenin kendisi olamayacağını anlamıştı. Ama bir şişe şarapla karıştırır, mantar tıpayı geri takar ve kendi içkilerini almalarına izin verirse eylem artık ona ait olmuyordu.

Gördünüz mü?

Öğreniyordu. 

Tek başına alınan bir eğitimdi bu. 

Şişeyi ters çevirdi, süte benzer maddeden geriye kalanlar camın içinde yer değiştirdi. Bu ona rüyasız bir gece, derin ve uyuşturulmuş bir huzur sağlayabilir mi diye merak etti.

başlık

“Ne hayal kırıklığı ama.”

Sesi duyunca az daha afyon ruhunu düşürecekti. Küçük odada etrafında döndü, karanlığı taradı ama sesin kaynağını bulamadı. 

“İtiraf ediyorum tatlım, daha fazlasını beklemiştim.”

Ses her bir gölgeden geliyormuş gibiydi – ya da bir kişiden. Duman gibi, odanın en karanlık köşesinde toplandı. Hemen sonra mum ışığının aydınlattığı çembere doğru o adım attı. Siyah bukleleri kaşlarına kadar dökülüyordu. Yüzünün boşluklarına gölgeler düşüyor ve yeşil gözleri içten gelen bir ışıkla parlıyordu.

Bunun o olduğunu hatırlamadan önce Addie’nin kalbi yabancının tanıdık yüzü karşısında kısa, hain bir an için tekledi.

Ormandaki karanlıktı bu. 

Addie bir yıldır bu laneti yaşıyordu ve bu süre boyunca onu çağırıp durmuştu. Geceye yakarmış, Seine Nehri’nin kıyıları boyunca boşa harcama lüksü olmadığı bozuk paraları atmış, ona neden, neden, neden diye sorabilmek için yalvararak cevap vermesini beklemişti.

Şimdi, afyon ruhu şişesini alnının tam ortasına fırlatıyordu. 

Gölge, şişeyi yakalamak için hareketlenmedi bile, çünkü bunu yapmasına gerek yoktu. Şişe içinden doğruca geçip gitti, arkasındaki duvara çarparak paramparça oldu. Gölge, Addie’ye acıyarak gülümsedi.

başlık

“Merhaba, Adeline.”

Adeline. Bir daha duyacağını hiç düşünmediği bir isimdi bu. Duyduğunda kalbi teklese de bir yara gibi ağrıyan bir isim. 

“Sen,” diye hırladı Addie.

Gölge’nin başının ufacık eğimi. Gülümsemesindeki kıvrım. “Beni özledin mi?” 

Addie fırlattığı tıpalı şişe gibi ona doğru uçtu, bir yandan şişe gibi düşüp kırılmayı bekleyerek kendini Gölge’nin göğsüne doğru attı. Ama elleri et ve kemikle karşılaştı – ya da en azından bir et ve kemik yanılsamasıyla. Göğsünü yumrukladı ama bunun bir ağaca vurmaktan farkı yoktu, aynı şekilde zor ve anlamsızdı. 

Gölge ona doğru başını eğdi, eğleniyordu. “Görünüşe göre evet.”

Addie kendini hızla uzaklaştırdı, çığlık atmak, sinirden kudurmak, ağlamak istiyordu. “Beni orada bıraktın. Benden her şeyimi aldın ve beni orada terk ettin. Kaç gece yalvardığımı biliyor musun..?” 

The Invisible Life of Addie LaRue

“Seni duydum,” dedi. Söyleyiş şeklinde iğrendirici bir keyif vardı. 

Addie öfkeyle dudaklarını büktü. “Ama hiç gelmedin.”

Karanlık, şimdi buradayım dermiş gibi kollarını açtı. Addie ona vurmak istedi; hiçbir işe yaramayacak olsa da onu kovmak, bir lanet gibi bu odadan savurmak istedi ama sorması gerekiyordu. Öğrenmesi gerekiyordu. “Neden? Neden yaptın bunu bana?”

Koyu renkli kaşları sahte bir ilgiyle, yapmacık bir endişeyle çatıldı. “Dileğini yerine getirdim.”

“Ben sadece daha fazla zaman istemiştim, özgür bir hayat…”

“Sana ikisini de verdim.” Parmakları yatak direğinde geziniyordu. “Geçen bir yılın bir zararı olmadı…” Addie’nin boğazından boğuk bir ses çıktı ama Gölge devam etti. “Hayattasın, değil mi? Ve sapasağlamsın. Yaşlanmıyorsun. Solmuyorsun. Özgürlüğe gelince, sana hediye ettiğimden daha büyük bir özgürlük mü var? Hesap verecek kimsenin olmadığı bir hayat.”

“İstediğimin bu olmadığını biliyorsun.”

Addie’ye doğru bir adım atarak, “Sen ne istediğini bilmiyordun,” dedi sertçe. “Ve eğer bilseydin bile daha dikkatli olman gerekirdi.”

“Kandırdın…”

The Invisible Life of Addie LaRue

Sen hata yaptın,” dedi karanlık, aralarındaki son boşluğu kapatırken. “Hatırlamıyor musun Adeline?” Sesi bir fısıltıya dönüşmüştü. “Çok aceleciydin, çok küstah; ayaklarına dolanan ağaç kökleriymiş gibi konuşurken sözcüklere takılıyordun. İstemediğin tüm o şeyler hakkında konuşup durdun.”

Şimdi çok yakındı, bir eli Addie’nin kolunu okşuyordu. Addie ise ona geri çekilmenin hazzını yaşatmamak için, bir kurtmuş gibi davranmasına ve Addie’yi kuzu olmaya zorlamasına izin vermemek için kendini tutuyordu. Ama zordu. Gölge, her ne kadar Addie’nin tanıdığı o yabancıymış gibi görünürse görünsün, bir adam değildi. İnsan bile değildi. Bu sadece onun maskesiydi ve inandırıcılığı dahi yoktu. Addie maskenin arkasında yatan şeyi tıpkı ormanda olduğu gibi görebiliyordu: Şekilsiz ve sınırsız, canavarca ve tehditkâr. Yeşil bakışlarının arkasında karanlık parlıyordu.

“Sonsuzluğu diledin ve sana hayır dedim. Yalvardın, yakardın ve sonra ne dediğini hatırlıyor musun?” Tekrar konuştuğunda sesi hâlâ onun sesiydi ama Addie orada kendi sesinin yankısını da duyabiliyordu. 

The Invisible Life of Addie LaRue

“Artık bıktığımda hayatımı alabilirsin. Artık istemediğimde ruhum senin olabilir.”

Addie bu sözlerden, ondan uzaklaştı ya da en azından uzaklaşmaya çalıştı ama bu sefer karanlık gitmesine izin vermedi. Kolundaki el sıkılaştı, diğeri eli de bir âşığın tutuşu gibi Addie’nin ensesinde duruyordu.

“Hayatını çekilmez kılmak benim yararıma olmaz mı o zaman? Seni kaçınılmaz teslimiyetine doğru itmek?”

Sesindeki titremeden nefret ederek, “Bunu yapmak zorunda değildin,” diye fısıldadı Addie.

“Adeline, hayatım,” dedi; eli Addie’nin boynundan yukarı, saçlarına doğru kaydı. “Ruhlarla iş yapıyorum ben, merhametle değil.” Parmaklarını sıktı, Addie’nin kafasını geriye doğru eğilmeye, gözlerini onunkilerle buluşmaya zorladı. Artık yüzünde hiç nezaket kalmamıştı, yalnızca vahşi bir güzellik vardı. 

“Gel,” dedi. “Bana istediğimi ver ve anlaşma bitsin, acın son bulsun.”

Bir yıllık yas ile deliliğin karşılığında bir ruh. Paris rıhtımına atılmış bakır kuruşlar için bir ruh. 

Bu kadarcık şey için bir ruh.

Yine de tereddüt etmediğini söylemek yalan olurdu, yalnızca bir an için de olsa hiçbir parçasının pes etmek istemediğini söylemek. Belki de soruyu soran da o parçasıydı.

“Bana ne olacak?”

başlık

Addie’nin birçok defa çizdiği, bizzat kendisinin hayat bulmasını sağladığı o omuzlar yalnızca kayıtsız bir havayla silkindi. 

“Hiçbir şey olacaksın, hayatım,” dedi basitçe. “Ama bu yaşadığından daha nazik bir hiçlik. Pes et de seni özgür bırakayım.”

Addie’nin bir yanı tereddüt ettiyse, küçük bir parçası boyun eğmek istediyse bile bir saniyeden fazla sürmedi bu. Hayalperest olmanın meydan okuyan bir tarafı vardı.

“Reddediyorum,” diye hırladı.

Gölge kaşlarını çattı, yeşil gözleri sırılsıklam ıslanan bir kumaş gibi koyulaştı. Elleri iki yanına düştü.

“Pes edeceksin,” dedi. “Eninde sonunda.”

Geriye adım atmadı, gitmek için arkasını dönmedi. Sadece gitti. Karanlık tarafından yutulmuştu. 

New York

13 Mart 2014

V

Henry Strauss hiçbir zaman erkenci biri olmamıştı. 

Olmayı isterdi ama. Güneşin doğuşu ile kalkmayı, şehir yeni yeni uyanırken, önünde olasılıklarla dolu koca bir gün beklerken sabahın ilk kahvesini yudumlamayı hayal ederdi. 

The Invisible Life of Addie LaRue

Erkenci biri olmayı denemişti. Şafağın sökmesinden önce kalkmayı başarabildiği nadir zamanlarda günün başlamasını izlemek, en azından kısa bir an için zamanın gerisinde değil de ilerisindeymiş gibi hissetmek onu heyecanlandırırdı. Fakat sonra bir gece geç yattığında sabah da geç başlardı. O da hiç zamanı kalmamış gibi hissederdi. Sanki bir şeyler için daima geç kalmış gibi.

Bugün geç kaldığı şey, kız kardeşi Muriel’le yapacağı kahvaltıydı.

Henry cadde boyunca hızlandı, başı bir önceki gece yüzünden hâlâ hafifçe zonkluyordu. Kahvaltıyı iptal edebilirdi, etmeliydi. Ama yalnızca geçen ay üç kere iptal etmişti ve berbat bir kardeş olmak istemiyordu. Muriel sadece iyi bir kız kardeş olmaya çalışıyordu ve bu hoştu. Yeni bir şeydi.

Henry buraya daha önce hiç gelmemişti. Sık sık uğradığı yerlerden biri değildi – gerçi doğruyu söylemek gerekirse, Henry’nin yakınlarındaki kafeler tükeniyordu. İlkini Vanessa mahvetmişti. İkincisini Milo. Üçüncü yerde de espressonun tadı kömür gibiydi. Bu yüzden yeri Muriel’in seçmesine izin vermişti ve Muriel de “ilginç, küçük bir dükkân” olan ve görünüşe göre tabelası, adresi veya bir hipster değilseniz, ki Henry’de hiç öyle biri değildi, burayı keşfetmek için herhangi bir yolu olmayan Sunflower’ı2 seçmişti. 

başlık

 2: Sunflower: Ayçiçeği 

Nihayet Henry yolun karşısındaki bir duvara çizilmiş ayçiçeğini görebildi. Trafik ışıkları yanmadan geçmek için koşmaya başladı, köşede adamın biriyle çarpıştı, (adam önemli değil, önemli değil, gerçekten hiç önemli değil dediği halde) özürler mırıldandı. En sonunda girişteki hostes tam yer olmadığını söylüyordu ki kürsüsünden kafasını kaldırdı, gülümsedi, bir şeyler ayarlayacağını söyledi. 

Henry, Muriel’i görmek için etrafa bakındı ama Muriel için zaman daima esnek bir kavramdı. Yani Henry geç kaldıysa, Muriel daha da geç kalacaktı. Henry bir defalığına da olsa bundan dolayı içten içe memnundu çünkü bu durum ona soluklanmak, saçını düzeltmek, onu boğmaya çalışan atkısından güçle kurtulmak ve belki de bir kahve sipariş etmek için zaman tanıyordu. Ne yaptığının bir önemi olmadığı, Muriel’in onunla ilgili fikrini değiştirmeyeceğini bildiği hâlde kendine çeki düzen vermeye çalıştı. Ama yine de önemliydi. Önemli olmalıydı.

başlık

Beş dakika sonra, içeri Muriel daldı. Her zamanki gibi koyu renkli buklelerden ve sarsılmaz özgüvenden oluşan bir kasırgaydı.

Yirmi dördünde, dünyadan sadece kavramsal doğruluk ve yaratıcı gerçeklik olarak bahseden, sanat eleştirisi yapmakta sanat icra etmekten daha iyi olduğunu anladığı Tisch’teki ilk döneminden bu yana New York sanat dünyasının gözbebeği olan Muriel Strauss.

Henry kız kardeşini severdi, gerçekten. Ama Muriel her zaman ağır bir parfümü andırırdı.

Küçük dozlarda alındığında daha iyiydi. Ve de uzaktan.

“Henry!” diye bağırdı kabanından sıyrılıp abartılı hareketlerle sandalyesine çökerken. “İyi gözüküyorsun,” dedi ama bu doğru değildi. Henry basitçe “Sen de Mur,” diye cevapladı.

başlık

Muriel sevinçle parıldadı ve kendisine bir kahve sipariş etti. Henry kendini garip bir sessizlik için hazırladı, çünkü Muriel’le nasıl konuşacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Ama Muriel’in iyi olduğu bir konu varsa, o da sohbeti devam ettirmekti. Bu yüzden sade kahvesini içti ve kardeşi önce en güncel gezici sanat galerisi dedikodularını, sonra Pesah Bayramı3 için yaptığı programı anlatıp daha açılmadığı halde High Line’daki deneysel sanat festivalini methederken arkasına yaslandı. Muriel, Henry’nin onaylamaları ve kafa sallamaları eşliğinde kesinlikle bir çöp yığını olmayan, aslına bakılırsa kapitalist israfı yorumlayan bir sokak sanatı hakkında söylenmeyi bitirdikten anca sonra konuyu abilerine getirdi.

3: Pesah (Hamursuz) Bayramı: Nisan ayında kutlanan bir Yahudi bayramı.

“Seni sorup duruyor.”

Bu, Muriel’in asla söylemeyeceği bir şeydi. David hakkında Henry’yle asla konuşmazdı. Bu yüzden Henry sormadan edemedi. “Neden?”

Kız kardeşi gözlerini devirdi. “Seni önemsediği için diye tahmin ediyorum.”

Henry neredeyse içeceğiyle boğulacaktı.

The Invisible Life of Addie LaRue

David Strauss birçok şeyi önemserdi. Sinai’daki en genç beyin cerrahı olmayı önemserdi. Muhtemelen, hastalarını önemserdi. Bir çarşamba gecesinin ortasında yapması anlamına gelse bile Midraş4 için zaman ayırmayı önemserdi. Ebeveynlerini ve başarısı karşısında ne kadar gurur duyduklarını önemserdi. Fakat David Strauss, aile itibarını sayısız yönden berbat etmesi dışında, erkek kardeşini önemsemezdi.

4: Midraş: Yahudilikte kutsal metinlerin haftalık olarak topluca okunması.

Henry saatine baktı, saati o an -hatta hiçbir şekilde- doğru zamanı göstermiyor olsa da.

“Pardon ,” dedi sandalyesini geriye sürterken. “Dükkânı açmam lazım.” Muriel sözünü yarıda kesti -bu asla yapmadığı bir şeydi- ve kollarını Henry’nin beline dolamak, ona sıkı sıkı sarılmak için sandalyesinden kalktı. Özür diler gibi hissettiriyordu bu, şefkat gibi, sevgi gibi. Muriel; ondan en az on santim, Henry’nin çenesini kardeşinin kafasına yaslayabileceği kadar kısaydı – eğer o kadar yakın olsalardı yani. Ama değillerdi.

“Özletme kendini,” dedi ve Henry özletmeyeceğine söz verdi.

Kapak görselindeki illüstrasyon @oblivionsdream tarafından çizilmiştir.

Bu yazının redaktörlüğünü Aydan Yalçın yapmıştır.

Beğenebileceğiniz diğer yazılarımız:

The Invisible Life of Addie LaRue The Invisible Life of Addie LaRue The Invisible Life of Addie LaRue.

Yazıyı burada paylaş:

Kitapların kahramana dönüştüğü yer.
İnternet sitesi http://bibliyoraf.com
Yazı oluşturuldu 328

Ön Okuma: The Invisible Life of Addie LaRue” için bir görüş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.