Ön Okuma: Gökyüzünün Diğer Tarafı

Ön Okuma: Gökyüzünün Diğer Tarafı

Son zamanların favori ikilisi Amie Kaufman ve Meagan Spooner tarafından yazılan Gökyüzünün Diğer Tarafı okuyucular tarafından heyecanla beklenen kitaplardan biri. Kitabın Ephesus Yayınları etiketiyle çıkacağı ağustos ayında duyuruldu ama çıkış tarihi için hala kesin bir bilgi yok. Biz de okuyucuların sabırsızlıkla beklediği bu kitaptan bir ön okuma paylaşalım dedik. Çevirmenimiz Buse Olçay1 ve editörlerimiz Aydan Yalçın ile Aylin Efe’ye bu harika çeviri için teşekkür ederiz.

1: Bu metin Buse Olçay tarafından Bibliyoraf.com için çevrilmiştir. Çevirmenin ve Bibliyoraf’ın izni olmadan başka bir sitede kullanılamaz.

Bölüm 1

NIMH

Meşalelerin ve ateşbüyülerinin kıpırtısı arasında yüzen-pazar şekilleniyor, her bir ışık demetini, altında akan nehirden yansıyan ışıltısı takip ediyordu. Güneş henüz ufuk çizgisinde yükselmemiş olsa da şeftali ve bakır rengi parıltılar, pazar kalabalığının üzerinde asılı duran bulutdiyarlara yansıyordu. Devasa gölgeler şafak alacakaranlığından sıyrılıyor, suyun üzerinde yükselen şehre doğru akıntıyla sürüklenip evleri, dükkanları, yiyecek tezgahlarını ve satıcıları ortaya çıkararak, onları belirgin hale getiriyordu.

Eskiden, her ay yüzen pazarın gelişini izlerdim. Uzak kümelerden gelen nehirhalk tapınağın altındaki sel yataklarında birleşir, kıyıları orman-denize doğru taşan geniş, ağır nehir boyunca evlerini yelken, kürek ve direklerle yönlendirirdi. Sadece birkaç saat içinde nehrin yumuşak kıvrımı hareketli bir şehre dönüşür, kamıştan yapılmış her bir bağımsız mavna kalabalık, karmakarışık bir bütünde birbirlerine katılırdı. Dünyamın dönüşümünü izlemek beni her zaman heyecanlandırmıştı ama halkımla birlikte pazarın keyfini çıkaramayacak olmanın işkencesi heyecanımı her seferinde biraz daha dindirirdi.

Yıllar sonra ilk kez demirleme esnasında nehre geliyordum. Tapınak odasından görünen manzara sessiz ve uzaktı – buradan, aşçı ve fırıncılar ocaklarını yakınca yayılan kömür ve turba kokusunu alamaz, ailelerine halatlar konusunda yardım etmek için çok küçük olan çocukların gülüşlerini duyamaz, ayakların nabız gibi atan aksak ritmini ve yüzen pazarın altında hareket eden akımı hissedemezdim.

Tapınaktan öncesine ait anılarım hemen hemen bulanıktı ama bir zamanlar ben de o çocuklardan biriydim. Izgara et ve baharatlı ekmek kokusu, uslu davranırsam ödüllendirileceğim anlamına gelirdi. Kahkahalar arkadaşlarımın beni oyuna çağırmalarının sesiydi ve kalın kamış sokaklarda aşağı yukarı vuran o adımlar bana aitti. Birkaç yıl önce hizmetçi kızlardan birinin ödünç kıyafetleriyle pazara gizlice girmeye çalışmıştım. Ama çocukken bu yerde hissettiğim bütün o rahatlık ve güven çoktan yok olup gitmişti – kalabalık üzerime üzerime geldiği için kaçmak, tam da o anda beni arayan, panik içindeki muhafızların güvenli kollarına doğru koşmak zorunda kalmadan önce anca bir sokak ilerleyebilmiştim.

Şimdi ise yalnızdım.

başlık

Son günlerde kılık değiştirmeye çalışmak gibi bir aptallık yapmamıştım çünkü o halimle birinin bana sürtünmesi veya gösterişli bir ıvır zıvır satmak için kolumu yakalaması çok kolay olurdu. En ufak çocuklar bile cübbemin koyu kırmızısının ve gözlerimi çevreleyen sürmenin ne anlama geldiğini biliyordu. Bunu daha yürümeye başlamadan öğrenirlerdi.

Nehirhalkının bir aşağı bir yukarı koşturuşunu izleyerek geçirdiğim bunca zamandan sonra bile, kalabalık bende eski bir yaranın ağrısı gibi sancıyan derin, sessiz bir tedirginlik yaratıyordu. Kırmızı cübbemi ve altın tacımı -tanrıların çok yaklaşılmamasını uyaran geleneksel giysileri- kuşanmış olmama rağmen biri bana yanlışlıkla dokunabilirdi. Burada olmak o kadar riskliydi ki neredeyse pervasızcaydı. Ama hayatıma hükmeden politikacılar ve rahipler bana başka bir seçenek bırakmamıştı.

Gözlerim, çoğunlukla yaptıkları gibi, üzerimizdeki kara bulut kümesine dikilmek için yukarı doğru seğirdi. Geride bıraktıkları insanlara yol göstermek için aralarından yalnızca birini -kutsal soyumun atasını bırakıp bin yıl önce oraya kaçmalarından bu yana tanrılardan bir haber alan olmamıştı. Hala orada mı yaşıyorlardı? Bu ülkedeki temsilcilerinin insanlara yardım etmek için böylesine çaresiz çözümler üretmek zorunda bırakılması umurlarında mıydı?

Asla kaçmayı denemediğim için, yanı artık buna yeltenmediğimden, muhafızlarımdan yakayı kurtarmak zor değildi. Tutsak değildim, onlar da uğruma savaşarak ölmek için eğitildikleri halde öylesine görev yapıyorlardı. Ama kutsal muhafızların kasvetli siyah ve altın zırhları içindeki bir düzine erkek ve kadın eşliğinde pazara gelmek tüm tapınağa, ve aynı zamanda tüm şehre, ne yaptığımı ilan etmek olurdu. Haberi Başrahip Daoman’ın kulağına illa gidecekti ama biraz zaman alırdı. O zamana kadar yolculuğum için güvenli bir yol bulur ve sadece demirlemeyi görmek istediğimi söylerdim.

Aradığım ev, yamalı iskeleti gökyüzüne uzanan cılız kollar gibi açılan çatısıyla diğerlerinden kolayca ayırt edilebilirdi. Quenti’nin evi tüm nehir ve orman-denizlerdeki en hızlı evlerden biriydi ama demir attığında yelkenlerini nehrin neminin üstünde, güneşte kurusunlar diye deriler, asmalar ve kamışlarla değiştirirdi. Mızrakasamı sıkıca tutarak tüccarın yerini bulmak için pazara iyice göz gezdirdim.

Gökyüzünün Diğer Tarafı

Tek odalık hayvan barakasının üzerinde bir ateşbüyüsü canlanmak için titreşiyordu, aradığım şeyi ateşin istikrarlı mavi-yeşil parıltısında buldum. Quenti’ye ulaşmanın kestirme bir yolu olmadığını anlayınca umutsuzluğa kapıldım – kalabalık insan yığınının arasına dalmak zorunda kalacaktım.

Sıcak, güçlü bir şey baldırıma tosladı. Bu tek dokunuş bana cesaret vermek için yeterliydi. Bunun çıkın kedisi olduğunu bilmek için bakmama gerek yoktu – tanıdık mırıltısı, ısrarcı titrek sesi kulaklarıma süzülüyordu, ben de neşeyle karşılık verdim. Geniş tüylü suratını bana çevirdi ve ardından, adım attığım sırada öfkeli bir fırtına bulutu gibi mırlayarak yeniden bacağıma tosladı.

Pazarın kıyısından ayrılmayıp kalabalığın en yoğun olduğu yerlerden kaçınsam da nehirhalkı evlerini diğerlerine bağlamakla meşguldü. Yalnızca belimdeki zincire uzanıp bir tutam ateştohumu çıkaracak kadar duraksadım.

Ateştohumunu avcuma aldım ve toza bir büyü fısıldadım. Soluğum tozun bir nefeslik kısmını elimden uçurdu, yere yağan her küçük tanecik yeni doğmuş bir yıldız gibi parlamaya başlıyordu. Büktüğüm elimi havaya kaldırıp mızrakasamın ucuna sürdüm ki ayak bileklerimin etrafındaki sulak gölcüğe hafif ışığını yaysın.

Artık parlıyor olduğumdan halkım etrafımdan kaçışıp geride kaldı.

İnsanlar diz çöküp alınlarını kamışlara değdirirken tek gördüğüm öne eğilmiş başlar ve sırtlarındaki renkli pazar kıyafetleriydi.

Leydi, diye fısıldadılar saygıyla. Güzel Tanrıça. Kutsal Olan. Kutsanmış İlah.

Bir kereliğine de olsa, kalabalıkların arasından onlarca göz beni takip etmeden, ihtiyaç duydukları kurtuluşun ben olduğuma dair bir işaret için açlıkla izlenmeden geçebilmeyi dileyerek kalktığını gördüğüm her yüze karşı bir dua mırıldandım. Ara sırada bu gözlerde, tapınmanın ardında saklı bir kuşku gördüğümü düşünürdüm  – bazen de gördüğümden emin olurdum.

başlık

Tarih boyunca yaşamış tüm tanrılar, atalarım, ülkenin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tanrısallığın belli bir yönüne göre şekillenmişti. Şiir tanrıları, savaş tanrıları, göklerdeki cennetin tanrıları ve büyüyen yeşil şeylerin tanrıları vardı. Benden önce, tapınak bir şifa tanrıçasının eviydi.

Bu özellikler yaşayan tanrıda kutsal çağrılışlarından bir ya da iyi yıl sonra kendini gösteriyordu. Dedemlerin zamanında halkımıza liderlik eden Satheon’un on altılık bir oğlanken tapınağa çağrıldığı ve tarım gücünün yalnızca bir hafta sonra açığa çıktığı söylenirdi.

Bense neredeyse on yıldır tanrıçaydım ve halkım hala onlara sağlayacağım tesellinin ne olacağını görmeyi bekliyordu.

Eğer sağlayabilirsem.

Çıkın kedisi hislerimi fark ederek nazikçe ve dikkatle başını eğdi, ağzını açtı ve beni ayak bileğimden ısırdı. Bu keskin acıya odaklanarak nefes aldım, tek yoldaşım için minnettarlık duyuyordum.

Tapınağa getirilmemden birkaç ay sonra bir akşamüstü, onu daha yavruyken sırılsıklam bir çıkının içinde, nehrin kıyısında ıslak ve yarı boğulmuş bir halde bulmuştum. Yavruyken cılız ve acınasıydı, koca kedi haliyle ise iri, kaslı ve yanık turuncu renkli bir canavar olmuştu.

Çıkın kedisi, kuyruğu havada, yuvarlak gözleri tetikte yanımda hızlı adımlarla yürürken o da miyavlamasıyla dualarımı yankılıyordu – gerçi onunkiler kulağa daha çok lanet gibi geliyordu. Hayatımdaki herkes özelliğimi yıllar önce dışa vurmam gerektiğini bilir ve benim hakkımda umutlar, beklentiler beslerken onun benden bir sonraki maması dışında beklediği bir şey yoktu. Çıkın kedisi sadece bir kediydi ve hizmetçilerimle muhafızlarımın aksine, bana dokunabilirdi – ben de ona. Yalnız hissettiğimde sevecek ve sarılıp yatacak, elle tutulur bir sıcaklığın yanımda olması geride kalan her şeyi katlanabilir kılıyordu.

Gökyüzünün Diğer Tarafı

Telaşlı bir tüccarın, bir anlık sakarlıkla birkaç yapışkan çörek veya bir kese şeker düşürmesini bekleyen çocukların çevrelediği yiyecek satıcılarının önümdeki kamış sokaktan aşağı inişini aksatmamak için durdum. Onların ardında, veba ve kötü şansı defeden tılsımlarla dolu tepsiler taşıyan bir başka tüccar yavaş yavaş yürüyordu. Bu tarz tılsımlar genelde bir gram gerçek sihir barındırmadan yeniden ve yeniden satılırdı ama bunlardan sahici olduklarını, bir sınır cadısı tarafından yapıldıklarını söyleyen hafif bir his geliyordu. Belki tüccarın kendisi yapmıştı, çünkü o da çevresinde ışık peşindeki meraklı böceklerin vızıldadığı küçük bir ateşbüyüsü lambası taşıyordu.

Çıkın kedisi ayaklarımın üzerine oturdu, önündeki kargaşaya ihtiyatlı bir kınamayla bakıyordu.

Satıcıların geçmesini beklerken bakışlarımı yeniden nehrin taşkın sınırı üzerinde, tapınağın çevresini kaplayan ve dönemeçli sokakları kalabalıklaştıran binalara yönelttim. Birkaç çatıda flamalar dalgalanıyordu -şu alacakaranlıkta bile kırmızı ve altın renginde ışıldayanlardan. Ama gün iyice ağardıkça, başka bayrakların ana hatlarını da görebildim ve kanım dondu.

Bu bayraklar griydi, loş gökyüzünde kamufle olmuş gibilerdi ve çok fazlaydılar. Etrafta olduğunu bildiklerimden çok daha fazla.

başlık

Tapınaktaki odalarımdan, ziyaretçi dairemden ve halkıma hitap ettiğim terastan bu gri bayrakların yalnızca iki tanesi görülüyordu. Geri kalanı asılı kumaşlar, tırmanan sarmaşıklar ve bizzat tapınağın kendi mimarisi tarafından gizlenmişti. O kadar fazla bayrak günlük manzaramdan gizlenmişti ki tesadüf olduğuna inanamıyordum. Süslemelerin yerini belirleyen kişi bana karşı büyüyen bu tehditten beni korumak isteyen rahiplerimden biri miydi? Belki de baş rahibin kendisiydi?

Ya da eylemlerinin kazandığı hızı benden olabildiğince gizlemek için lidersiz, kimliği belirsiz Gripelerinler mi karar vermişti buna?

Her iki şekilde de, bir karar verilmişti ve kimse bana danışmamıştı.

Arkamdan bir ses “Çekilin yoldan!” diye çıkıştı ve yüreğim ağzımda, etrafımda hızla dönmeme sebep oldu.

Arkamda yaşlı bir adam duruyordu, tacım ve kan kırmızısı pelerinim karşısında kayışımsı kahverengi yüzünde şaşkınlık dolu bir tanıma ifadesi olması gerekirken, bana kaşlarını çatarak bakıyordu. Boncuk ve kuş kemiklerinden yapılma kolyesi nehirgezgini klanlarından olduğuna işaret ediyor olsa da batı dağlarından gelen köylülerin hırpani, renksiz  kürklerinden giyiyordu.

Çıkın kedisi, baldırıma dayanmış kavisli sırtı ve gergin vücuduyla  tıslayarak adamı uyardı. Bir adım geri çekilerek asamı adamla aramızdaki boşluğa doğru kaldırdım. Ağzımı açtım ama daha önce hiç kimseye kendimi tanıtmak zorunda kalmamıştım. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? sorusu boğazımda tıkandı kaldı.

Hemen sonra adamın kaşları havaya kalktı ve gözleri ışıldadı. “Sen!” Aniden utanmasını ve aksi tavrını düzeltmek için çırpınmasını beklediğim halde adam, “Küçük balık, küçük balık, nereye gittin?” diye şarkı mırıldanmaya başladı.

Omuzlarımdan bir ürperti geçti, adamın titrek hatlarına, şişmiş teniyle çevrelenen gözlerine daha dikkatli baktıkça ne olduğunun farkına varıyordum. O gözler odaklanmıyordu, normal insanlarınkinin odaklandığı gibi değil – bulanık derinlikleri doğru benden geriye bakıyordu. Benden öteye.

Sis-dokunmuş.

Zararsız olmalıydı, yoksa pazarda dolaşmasına izin verilmezdi. Yine de omurgamdan aşağıya inen ürpertiyi korku dolu bir titreme takip etti. Zarar verme niyeti olmayabilirdi ama ya öne doğru sendelese veya bana doğru atılsaydı…

başlık

Sis-fırtınalarının yarattığı tahribat en iyi ihtimalle tahmin edilemezdi, mahsulleri kırıp geçer, sert kayaların şeklini değiştirir, yeryüzünde benden önce yürüyen tanrıları bile hatırlayacak kadar yaşlı ağaçları köklerinden çekip koparırdı. Ama en kötüsü, sisfırtınasının korunmamış bir zihne yaptıklarıydı.

Adam hala kendi kendine kıkırdıyor, benim ardıma bakıyor ve çatlamış sesiyle şarkı söylemeye devam ediyordu. “Dürüstçe söyle bana, küçük balık, sen tek misin?”

“Sana yardım etmeme izin ver, amca,” sevgi sözcüğü, bir yabancıdan geliyor olsa da onu yumuşatmışa, birazcık yatıştırmışa benziyordu. Korkumu içime gömdüm, bir elim çoktan farklı keselere dalıyor, büyü malzemeleri topluyordu. “Seni kutsamama ve klanına kadar geçirmeme izin ver.”

Nehirgezginleri sis-dokunmuşları -bakımları çok zor diye kendi köylerinden sürgün edilenleri bile- kabul etmeleriyle bilinirdi. Sudaki hayatın sisin bıraktığı yaralar için merhem olduğunu iddia ediyorlardı.

“En sonuncu ve en yalnız küçük balık ayrıldı…” Gözlerini kırptı, beni incelemek için şarkıyı yarıda kesti. Fakat elimi kaldırarak iltihaplı zihnini yatıştıracağını umduğum büyüye başlamak için ağzımı açtığımda yüksek bir kahkahayla araya girdi.

“Ve o kadar alışmıştı ki aç nehir-yılanlarıyla yüzmeye, yalnız olduğunu bile fark etmiyordu.” Gözlerini ovaladı, kıkırdıyordu, sonra ciddi gözlerle bana derin derin baktı. “Bir şeyin sonuncusuyla tanışmak büyük bir onurdur, Leydim.”

Uyarıcı bir ürperti adamın yakınlığından duyduğum korkuyu alevlendirdi. Sis kötücül değildi – doğal bir olaydı, dünyanın yaratılışından geriye kalan sihirden oluşuyordu. Yalnızca bir fırtına içinde toplandığında tehlikeli oluyordu ama o zaman bile etkileri asla aynı değildi. Fakat arada sırada, çok, çok nadir de olsa, dokunuşu delilikle birlikte bir miktar gelecek-görüsüne sebep olurdu.

Eğer Gripelerinler istediklerini elde eder ve beni yerimden indirirse, ben pekala sonuncu olabilirdim.

Yeryüzünde yürümüş son yaşayan tanrıça.

Kasları saldırmaya hazır bir şekilde gerilmiş olan çıkın kedisini okşamak için eğildim. Kafamı kaldırdığımda sisdokunmuş adam gitmişti. Pazar şimdi daha hareketliydi, benden kaçınmaya çalışan yoğun insan çemberinin ötesini zar zor görebiliyordum. Yaşlı adamı aramak için döndüğümde etrafımdaki çember görünmez bir güç tarafından itilmiş gibi dalgalandı.

Görüleri gerçekleşip bitene kadar sis-dokunmuşların kafası karışık sayıklamalarını kehanetlerden ayırmanın hiçbir yolu yoktu. Onu bir daha bulabilseydim bile söylediklerini büyük ihtimalle hatırlamazdı.

Doğruldum, yakındaki gözetleyicilerin kaygılandığımı görmesine izin vermemeye çalışıyordum. Yüzen pazarın büyük bir kısmını nehirgezginleri oluşturuyordu, onlar da en dindar ve adanmış topluluklar arasındaydı. Yine de arada gözüm griliklere ilişiyordu. Yıllar önce gizli kapaklı bir dizi fısıltı olarak ortaya çıkan şey, şimdi halka açık bir eylem olmuştu.

Gripelerinler.

Korktuğumu görmelerine izin vermeyecektim.

İleri doğru büyük bir adım attığımda etrafımdaki izleyicilerden oluşan halka genişledi ve koptu. Çocuklar ve yetişkinler önümde etrafımı sardı .

Quenti’nin evinin darmadağın, yıkık dökük bir havası vardı, mavna üstünde önce bir odalık bir baraka olarak inşa edilmiş de diğer kat ve odalar ihtiyaç oldukça oraya buraya eklenmiş gibiydi. Quenti’ni tanıdıktan sonra tam da böyle inşa edilmiş olduğunu düşündüm.

Kapıyı birazcık araladım ve boğazımı temizledim. “Bu haneye iyi dileklerimi sunuyorum, ” diye seslendim çekinerek. Çoğu nehirgezgini gibi Quenti de asla sıkı bir şekilde resmi olmamıştı ama aynı zamanda da evinde her an yarım düzine çocuk barındırabiliyordu. Ben de haneye gelişimi bildirmek konusunu olunca ihtiyatlı olmaya meyilliydim.

Telaşlı ayak seslerini bir dizi sessiz uyarı takip etti. Yukarı baktığımda üç yuvarlak suratın ikinci katın sahanlığından dikkatle bana baktığını gördüm. Başımdaki örme tacı gördüklerinde yüzlerden iki tanesi şaşırıp ortadan kayboldu. Üçüncüsü -bir kızdı galiba, loş ışıkta fark etmek zordu- beni içten bir merakla izliyordu.

“Yok artık, doğruymuş.” Bu ses, Quenti’nin çatallı ve nazik sesi değildi. Loş ışıkta gözlerimi kısarak küçük nehirgezginlerinden birinin ardından gelen genç kadına baktım. Çocuğun kulağına fısıldamak için eğildi ve onu yeniden yolladıktan sonra merdivenlerden indi. “Hoş geldiniz, Kutsal Tanrıça. Günü aydınlattığınız için teşekkür ederiz.”

Sesi, Quenti’ninki gibi sıcak değil, gergin ve tedbirliydi. Sesindeki gerilimde dile getirilmeyen bir soru vardı. Sormaya cesaret edemediği bir soru.

Sarsak adımlarla merdivenlerin sonuna ulaştığında, “Quenti’ni görmeye gelmiştim,” dedim cevap olarak. “Onunla özel olarak görüşmeliyim.”

Tereddüt etti, böylece onu daha yakından incelemem için bana zaman vermiş oldu. Benden birkaç yaş daha büyük görünüyordu ve saçları evli nehirgezginlerininki gibi örülmüştü, siyah tutamları tepeli alevkuyruğun yanardönerli mavi-bronz tüyleriyle örülmüştü. Bu tüyler ve el ile ayak bileklerindeki parlak bilezikler onun Quenti’nle aynı klandan olduğunu gösteriyordu. Tuniğinin yakasındaki zeytuni ten omuzlarına gelince esmerleşiyor, güneş altında suda geçirdiği saatleri belli ediyordu ve tırabzana dayanmış kolundaki kaslar bana pazarda çalışmaktan ziyade nehir işlerine alışık olduğunu söylüyordu.

Sessizlik uzadı ve o güçlü kolun seğirdiğini gördüm. O anda farkına vardım; benim yanımda nasıl davranacağını bilmiyordu. Beni gücendirmeyle hayal kırıklığına uğratma korkusu arasında donakalmıştı.

Nefes aldım, zihnimin gerilerinde Hazırola geçmesini mi bekliyordun? Muhafızların ve rahiplerin gözetiminde çok fazla zaman geçirmişsin sen diye fısıldayan bilincimin ani sızısını görmezden gelmeye çalıştım.

Yıllarca geliştirmeye çalıştığım otoriter havamı bir kenara atarak, “Adın ne?” diye sordum.

“Hiret, Leydim.” Yutkundu. “Quenti’nin yeğeniyim. Bu da benim kardeşim, Didyet.” O yöne bakmadan kafasıyla yukarıyı işaret etti – izlemek için merdivenin tepesinde kalan kız hala oradaydı ama bu sefer daha dikkatli baktığımda ilk düşündüğüm kadar genç görünmedi. Benden gençti ama çok değil.

“Gerçekten mi?” Sıcakkanlı sevincimin numara olmasına gerek yoktu. “Nehirgezginleriyle yaşarken anneni tanıyordum. ‘Teyzeciğimin bir sezon Quenti’nle yolculuk ettiği zamanı hatırlıyorum. Pirraka yapardı.”

Kadın hakkındaki anılarım pusluydu -tapınak öncesine ait olanların çoğu öyleydi- ama kızarmış hamurun kokusu ve lav kadar sıcak balın tehlikeli akışını dünmüş gibi hatırlıyordum.

Hiret’in gözleri irileşti. Sağ yanağında, tam da gözünün altında bir düzine ben vardı ve ani gülümsemesi benlerini hareketlendirmişti. “Yıllar geçmiş olmalı -burada olduğu son sezon ben daha nehri aşmayı öğreniyordum. Şeyden öncesi olmalı…” Duraksadı, gülümsemesi yok olmuş, kararsızlığı geri gelmişti.

Kendi zamanım ve kutsal gücün bir önceki taşıyıcısı arasındaki karanlık yıllardan bahsetmeye daha alışkın olduğumdan, “Ben tanrılığa çağrılmadan önce,” diye tamamladım onun için. “Önceden, ben daha bir hiç kimseyken amcan bana karşı nazik davranmıştı. Her zaman da öyle oldu. Seni korkuttuysam özür dilerim Hiret ama onunla gerçekten konuşmam lazım. Ondan kullanabileceğim bir tekne ve halkının birkaçını ödünç istemeye geldim. Kutsal bir yolculuğa çıkmam gerek, hem de yakında.”

Hiret arkama kısa bir bakış attı, aciliyetimi ve genelde beni takip eden yarım düzine muhafızın yanımda olmadığını hemen fark etmişti. Aramızdan anlayışlı bir hava esip geçti, onun içindeki kızın benim içimdekini, taç ve cübbenin altında gizlediğim kişiyi anladığını gösteren bir şey. “Amcam hasta,” diye fısıldadı.

“Hasta mı?” Göğsüm sıkıştı, çünkü kısık sesi bana bunun geçici bir soğuk algınlığı olmadığını söylüyordu. “Ne-”

“Sis.” Hiret bakışlarını çevirip merdivenlerden yukarıya, sessiz kardeşinin ötesine baktı -sanki bakışlarını dar koridor boyunca ilerletip amcasının kaldığı odaya doğru esnetip bükebilirmiş gibi. Bu hareket keskin ve dokunaklı yüzündeki yası neredeyse gizliyordu. “Son zamanlarda ayak bilekleri şişiyordu, orman-denizden bir fırtına hızla kopup geldiğinde ayaklarını nehir çamurunda rahatlatıyormuş.”

“Şey mi…?” Zihnimde, balık şarkıları söyleyen sis-dokunmuş adamı görüyor ve eski dostumu onun yerinde hayal etmeye çalışıyordum.

“Eskisi kadar sivri zekalı ama… gelin.”

Hiret döndü ve çöktü çökecek merdivenden yukarı doğru ilerleyerek bana yol gösterdi. Tepeye ulaştığında Didyet’i sinirli bir şekilde kışkışladı. Hiret tanıtmasa bile Didyet’in kim olduğunu tahmin edebilirdim, yanağında benlerden bir takımyıldızı olmadığı ve örülmemiş saçları kafasının üstünde kalın ve asi yarım bir hale gibi durduğu halde, suratı ablasının daha yumuşak, daha yuvarlak bir kopyasıydı.

Kız dikkatli bakışlarıma kendi dik bakışlarıyla karşılık verdi, ablasına benzemeyen bir yönünü daha gösteriyordu bana – ağzının kenarları asık ve gergindi. Öfkeliydi.

Hiret’e gizlice söylermiş gibi ama benim de duyabileceğim kadar yüksek bir sesle, “O bunun hakkında ne yapabilir ki?” diye mırıldandı Didyet. Yerinden kıpırdamamıştı, ona sürtünerek geçemeyeceğim için yolumu engelliyordu. “Sis-fırtınalarını durduramaz. Sis-dokunmuşları iyileştiremez. Gerçekten şey bile değil-”

“Didyet!” diye patladı ablası, kardeşinin sözünü öyle bir hiddet ve korkuyla kesmişti ki genç kız lafını yutmuş, meydan okuyan tavrının altında korku kırıntıları belirmişti.

Hiret sarsılmış bir şekilde sessizce dikiliyordu, kardeşinin az daha bir Tanrıça’ya hakaret edecek olmasından dolayı öyle dehşete kapılmıştı ki konuşmadan önce biraz soluklanması gerekti. “Kutsal Tanrıça buradayken bir daha ortalıkta görünmeyeceksin, anladın mı?” Sesi alçak ve hafifti ama öylesine otoriter ve uğursuz bir tehditle doluydu ki ben bile az daha oradan sıvışmaya yeltenecektim. “Git ve diğer çocuklara odalarında sessizce oturmaları gerektiğini söyle. Yoksa bu akşam pazarı ziyaret etmek için hiç zamanları olmayacak.”

Didyet kaskatı kesildi, diğer çocuklardaki minik vurguyu yalnızca çocukluk ve bağımsızlık arasındaki gecikmeden rahatsız olan birinin anlayabileceği şekilde duymuştu. Görünüşe bakılırsa, ablasının sesi onun için bir tanrıçanın cübbe ve asasından daha göz korkutucuydu. Gözlerini Hiret’ten kısacık bir an için çekip bana ve sonra yeniden Hiret’e çevirdi, ardından yukarı çıkan titrek bir merdivene doğru sıvışmak için arkasını döndü. Ancak basamakları tırmanmaya başladığında ayak bileklerinin klanının parlak boncukları ve bilezikleriyle süslenmediğini fark ettim. Onun yerine, gri bir halhala düzgünce bağlanmış kumaş bir şerit takmıştı.

Başım dönüyordu. Daha çok genç; bu yaşta nasıl bir Gripelerin olabilir?

Hiret telaşla bir nefes verdi ve bana doğru döndü, güneşte yanmış yanaklarına rağmen sinirden -veya utançtan- kızardığı belli oluyordu. “Kutsal Tanrıça, ben-”

Diksiyon derslerimi unutarak, “Önemli değil,” diye mırıldandım, gri halhal aklıma takmamaya çok odaklanmıştım. “Hiret, annen ne zaman nehrin ötesine geçti?”

“Annem…” Korkusunun yerini şaşkınlık almıştı. “Bir sonraki Ölenlerin Bayramı’nda on yıl olacak.”

Dualarımın kısa başlangıcını hatırlayarak, “Huzur içinde yol alsın,” diye mırıldandım. Yas, diye düşündüm konuşmadan uzaklaşarak. Didyet annesini kaybetti, bir Gripelerine dönüşmesinin sebebi de bu. Suçlayacak birini aramasının sebebi.

“Nasıl…?” Hiret’in gözleri yüzümden asama doğru kaydı, kaşları çatılmıştı. Sihrimle zihnini okuyabildiğime inanıyor gibiydi – böyle bir şey imkansızdı gerçi.

“Bir süredir kız kardeşine bakıyor olmalısın,” dedim, yüzümdeki gülümseme belli olmuyorsa bile sesimdeki duyuluyordu. “Sadece anneler o özel ses tonuna sahip olur.”

Ve de başrahipler, diye düşündüm endişeyle, kaybolduğumu ve muhafızlarımın bihaber olduğunu duyduğunda Daoman’ın vereceği tepkiyi hayal ediyordum.

Hiret’in dudakları gülümsememe karşılık vermek için kıpırdadı, sonra da düştü. “Gelin. Amcam hemen şurada.”

Kapı boşluğuna takılmış perdeyi kenara ittirip yolumdan çekildi. Kafasını eğmiş, içeri girerken ona dokunma riskimin olmayacağı kadar yer sağlamıştı. Başımı salladım ve… önümdeki karyolada yatan adamı görünce nefesim kesildi.

Yaraları battaniyenin ucundan başının tepesine yayılmış, çoktan seyrelmiş saçları orada parça parça kalmıştı. Uykusunda bile yüzü acıyla kasılmıştı, nefes alışı ise sığ ve düzensizdi. Onu son gördüğümdeki hali -kırışıklıklar ve kaz ayaklarıyla kaplı yuvarlak suratı- gözümün önünde belirdi. Görüşüm düzelmeden önce boğazımda yükselen safrayı yutkunmak zorunda kaldım.

Birçok kez kutsal yolculuğa çıkıp uzak batıdaki dağlara kadar karşılaştığım tüm sisdokunmuşlara elimden gelen her şeyi yaptığım halde, yaraları daha önce gördüklerime hiç benzemiyordu. Kabartılar içten gelmiyor, vücudundan taşan iltihap ve hastalıkla şişmiyordu; bunun yerine sapkın bir heykeltıraş derisini eritmiş, dıştan yeniden şekillendirmiş ve Quenti’nin kafatasının etrafına geri sarmış gibi görünüyordu.

Bana yardım edemez.

Bu düşünce -eski dostumun, çağrılmamdan sonra izin verilseydi eğer benimle ailem gibi ilgilenecek tek kişinin, perişan bir haline bakarken, kendi yolculuğumu düşünebilmem beraberinde bir pişmanlık dalgası getirdi.

Ama bunun hakkında düşünmek dışında bir seçeneğim yoktu. Görevimi duygularımın önüne koymalıydım, yoksa halkımdan geriye kalan tek şey sis olacaktı. Tanrılarımız asırlar önce kendi bulutdiyarlarında kaygısızca yaşamak için bizi terk etmişti. Artık sadece ben vardım.

Bir ses çıkarmış olmalıydım çünkü arkamdan Hiret’in sesi duyuldu, sesi şefkat ve paylaştığımız yasla yumuşamıştı. “Bazen sisin zedelediği şeyin zihni olmasını dilediğini düşünüyorum.”

Quenti’nin harap olmuş görünüşü aklıma öyle kazınmıştı ki dönüp Hiret’e baktığımda bir an için Quenti’nin yaralarını Hiret’in yüzüyle birleşmiş, yanaklarındaki takımyıldızlarını örtmüş halde gördüm. Ürperdim ve gerçeklik geri döndü.

“Elimden geleni yapacağım,” demeyi başardım, kelimeler boğazımdan tiz bir ciyaklama gibi çıkmıştı.

Hiret başını salladı, dudaklarındaki kıvrımda minnet vardı ama gözleri büsbütün başka bir şey söylüyordu. Merdivenleri çıkarken kendimi küçük kardeşinin söylediklerini düşünmekten alıkoyamadım.

Sisdokunmuşları iyileştiremediğim doğruydu. Benden önceki ilah iyileştirebiliyordu. Çağrılmasından hemen sonra dışa vurduğu özelliği şifaydı. Zamanının çoğunu tapınaktan uzakta, en ücra köyleri ziyaret ederek, sisi uzakta tutan koruyucu taşlara bakarak ve bir koruma olmadan fırtınaya yakalanacak kadar şanssız olanlarla ilgilenerek geçirmişti.

Bense… Ben acılarını sadece bir süreliğine, ortalama bir sınır cadısının şifa büyüleriyle yapabildiğinden yalnızca birazcık daha fazla dindirebiliyordum.

Asamı duvara dayadım, ayak bileklerime dolanmış çıkın kedisine yalnız kalmam gerektiğini söyledim ve sunabileceğim tek büyü için malzemelerimi serdim. Eğer tanrılar beni kutsal gücün taşıyıcısı olarak seçmeseydi güçlü bir büyücü olabilirdim ama bu haliyle büyü yeteneğim mucizelere ihtiyaç duyanlara yetersiz geliyordu.

Ben çalışırken Hiret sessizdi, bir ara göz attığımda onu boşluğa bakarken bir eliyle kedinin sırtını yavaş bir ritimle okşar halde buldum. Kedi bana doğru gözlerini kırptı, derin bir nefes alıp gönülsüzce gürleyerek mırlamaya başlasa da bu yeni gelişmeden hoşnutsuz olduğunu göstermek için kulaklarını geriye yatırmıştı.

Hiret kardeşinin söylediklerinde haklı olduğunu biliyordu Sisdokunmuşları iyileştiremezdim. Fırtınaları da durduramazdım, benden önce gelen ilahların durdurup durduramadıklarını bilmesem de hiçbiri bu beceriye bu kadar acil ihtiyaç duymamıştı. Fırtınalar artık çok güçlü ve hızlı geliyor, sıklıkları her geçen yıl artıyordu. Yine de, bu kadar genç olduğum halde, büyücülerin bir fırtınayı kopmadan önce sezebildiği zamanları; nehir kıyılarının, koruyucu taşların ötesine yolculuk etmenin güvenli olduğu zamanları hatırlıyordum.

“Buraya bir tekne istemek için geldiğinizi söylemiştiniz.” Hiret’in sesi kediyi okşayışı gibi kararsız ve ritmikti.

“Bu onun şey olduğunu…” Bakışlarımı yaptığım işe odakladım. Boğazım öyle yanıyordu ki zar zor konuşabildim. “Bilmeden önceydi.”

“Quenti size istediğiniz tüm mavnaları verirdi, bir o kadar klan üyesini de. Onun yetkisi bende yok ama sizin için bir şey yapabilirim Leydim. Amcamı bırakamam fakat kocam benim kadar becerikli bir gezgindir, kardeşi de öyle.”

İçimdeki umut etrafındaki karanlık sayesinde daha da parlayarak alevlendi. “Gelmeleri sorun olmaz mı? Burada onlara ihtiyaç yok mu?”

Hiret duraksadı, ardından sessizce, “Muhafızlarınız olmadan geldiniz,” dedi. Her kelime anlam yüklüydü.

Yaptığım büyü dalgalanıp parmak uçlarımda dağıldı, kemik ve mürver otu tozu battaniyeyi tozuttu. Başımı kaldırdığımda Hiret’in bakışları artık uzaklarda değildi, bana bakıyordu. Ela gözleri düşünceli ve keskindi.

“Yalnız geldiniz,” dedi. “Ve rahiplerinizin ya da İhtiyarlar Meclisi’nin size on katını, hem de her biri hediyelerle dolu olarak, verebileceği bir şey istediniz. Onlara sormaktansa buraya, tek bir aracından feragat edebileceğini umarak eski dostunuza geldiniz.”

“Hiret, ben… Ben sana sebebini söylerdim…”

Ama o başını iki yana salladı, bakışları kararlıydı. “Bana açıklama yapmanıza gerek yok. Cübbeleri içinde başka türlü davransalar da İhtiyarların yarısı kalben Grileri destekliyor. Eğer son umudumuzu yok etmeye çalışacak kadar aptal ve korkak İhtiyarlar sizi bu gizli görevi tamamlamaktan alıkoymak istiyorsa, ben de tamamladığınızı görmek isterim.”

Sesindeki inanç beni öyle duygulandırmıştı ki konuşamadım. Pirraka tezgahının önündeki aç bir çocuk gibi gözlerim ve ağzım açık, ona bakmakla yetindim.

“Aptal onlar,” dedi Hiret, daha önceki anlayış esintisi geri dönmüştü -sanki, tanrıçalığımın ardında bir yerlerde, yıllar önce baş rahibin annesinin yanından çekip aldığı ve kan kırmızı cübbelere sardığı kızı görüyordu. “Kararan dünyaya karşı son ışığımız sizsiniz, Kutsal Tanrıça[AE32] . İhtiyarlar [AE33] koruyucu taşlar olmadan yaşamanın nasıl olduğunu unutmuş olabilir ama bizim hafızamız kuvvetlidir. Atalarımızın neden nehre sığındını, neden tapınağınızdan denize akan suyun korumasına güvendiğini hatırlıyoruz.” Dizlerinin üstüne çöktü, avuçlarını çok eski, nadir bir saygı ve adanmışlık işareti için gözlerine götürdü. “Nehirhalkı sizin yanınızda Nimhara. Daima.”

Şaşkınlığımı atamamış bir halde, “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.

Gitmeye hazır olduğumda büyüyen pazar kalabalığı arasında bana eşlik etsin diye klan üyelerinden birini göndereceğine söz vererek kocasıyla kayınbiraderini aramaya gitti. Yanımdaki yatakta yatan adamın ağır nefes sesi dışında çıt çıkmayan bir sessizliğin ortasında bırakılmıştım. Yeniden başlamak için şifa büyüsünün malzemelerini dikkatle battaniyeden avcuma aldım. Gerçi artık büyünün sözlerini ve yaydığı gücü  zar zor fark ediyordum.

Nehirhalkı sizin yanınızda… Daima.

Yine de Hiret’in kardeşinin yüzünde, korku ve başkaldırı ifadesinin dışında onunkine çok benzeyen o yüzde gördüğüm öfkeyi unutamıyordum. Hiret’in inancını sorgulama tarzını görmüştüm. Ve eğer ablası durdurmasaydı Didyet’in ne söyleyeceğini de biliyordum.

Gerçekten Kutsal Tanrıça bile değil ki.

Bu yazının redaktörlüğünü Aydan Yalçın yapmıştır.

Beğenebileceğiniz diğer yazılarımız:

Yazıyı burada paylaş:

Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı Gökyüzünün Diğer Tarafı



Kitapların kahramana dönüştüğü yer.
İnternet sitesi http://bibliyoraf.com
Yazı oluşturuldu 268

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.