Ön Okuma: Oxford Çevirmen Devriminin Gizemli Tarihi Babel

Ön Okuma: Oxford Çevirmen Devriminin Gizemli Tarihi Babel

Son zamanların en iddialı epik fantastik serilerinden biri olan Haşhaş Savaşı’nın yazarı R. F. Kuang’ın yeni kitabı Babel, 23 Ağustos’ta yayımlandı. Ekibimizden Esma Mina Yıldız1 da bu kitabın ön okumasını sizler için dilimize çevirdi. İyi okumalar!

1: Bu metin Esma Mina Yıldız tarafından çevrilmiştir. Çevirmenin izni olmadan kullanılamaz.

babel ön okuma

Profesör Richard Lovell, Kanton’un dar sokaklarından günlüğündeki soluk adrese çıkan doğru yolu bulduğunda, evde hayatta kalan tek kişi çocuktu.

Hava kokuşmuş, yerler kaygandı. Yatağın yanında bir sürahi dolusu su dokunulmamış şekilde duruyordu. Çocuk, ilk başta içeceği suyu öğüreceğinden korkmuştu; şimdi ise sürahiyi kaldıramayacak kadar güçsüzdü. Uykulu, yarı rüya gibi bir pusun içine gömülmüş olmasına rağmen hala bilinci yerindeydi. Yakında tekrar uyanamayacağı bir uykuya dalacağının farkındaydı. Bir hafta önce büyükanne ve büyükbabasına olan da buydu, bir gün sonrasında da teyzelerine, ertesi gün de İngiliz Betty Hanım’a.

Annesi o sabah eriyip giitmişti. Mavi ve mor çürüklerin derisi boyunca derinleşmesini izlerken yanında uzanmıştı. Annesinin ona söylediği son sözler adıydı, iki hece ağzından nefessiz bir şekilde çıkmıştı. Yüzü artık gevşemiş ve eğrilmişti. Dili ağzından dışarı sarkmıştı. Çocuk, bulanık gözlerini kapamaya çalışsa da göz kapakları geriye kayıp durmuştu.

Profesör Lovell kapıyı çaldığında kimse cevap vermedi. Evlerinde değerli bir şey olmasa da, çocuk ve annesi hastalık onları da ele geçirmeden önce birkaç saatlik huzur istediği ve de veba hırsızları mahalledeki evleri soyup soğana çevirdikleri için kilitledikleri kapıyı tekmeyle açtığında kimse şaşkınlık içerisinde haykırmadı. Çocuk, çıkan gürültüyü üst kattan duysa da kendisini umursamaya zorlayamadı.

Artık sadece ölmek istiyordu.

Profesör Lovell merdivenlerden yukarı çıktı, odayı geçti ve uzun bir an boyunca çocuğun başında dikildi. Yatağın üzerindeki ölü kadını fark etmedi ya da fark etmemeyi seçti. Çocuk, bu uzun, solgun siyah figürün ruhunu almaya gelip gelmediğini merak ederek adamın gölgesinde hareketsiz bir şekilde uzanmaya devam etti.

Profesör Lovell, “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu.

Çocuğun nefesi cevap veremeyecek kadar daralmıştı.

Profesör Lovell yatağın yanında diz çöktü. Ön cebinden ince bir gümüş çubuk çıkardı ve çocuğun çıplak göğsünün üzerine koydu. Çocuk irkildi, metal tenine buz gibi batıyordu.

babel ön okuma

Triacle,” dedi Profesör Lovell önce Fransızca. Sonra da İngilizce olarak, “Panzehir.”

Çubuk, soluk beyaz renkte parlıyordu. Birdenbire nereden geldiği belirsiz ürkütücü bir ses duyuldu; bir zil sesi, bir şarkı. Çocuk, dili ağzının etrafında şaşkın bir şekilde dolanırken sızlandı ve yan tarafına kıvrıldı.

“Dayan biraz,” diye mırıldandı Profesör Lovell. “Yut ağzındakini.”

Saniyeler geçip gitti. Çocuğun solukları sakinleşti. Gözlerini açtı. Profesör Lovell’ı şimdi daha net bir şekilde görebiliyordu, barut rengi gözlerini ve yīnggōubi dedikleri, sadece bir yabancının suratına ait olabilecek kemerli burnunu seçebiliyordu.

“Şimdi nasıl hissediyorsun?” diye sordu Profesör Lovell.

Çocuk derin bir nefes daha aldı. Sonra da şaşırtıcı derecede iyi bir İngilizce ile, “Tatlıymış. Çok tatlı…”

“İyi. Bu işe yaradığı anlamına geliyor.” Profesör Lovell çubuğu cebine geri koydu. “Burada hayatta kalan başka biri var mı?”

“Hayır,” diye fısıldadı çocuk. “Sadece ben varım.”

“Yanına almak istediğin bir şey var mı?”

Çocuk bir an sessiz durdu. Annesinin yanağına bir sinek kondu ve burnunun üzerinden sürünerek geçti. Sineği annesinin üstünden silkelemek istedi ama elini kaldıracak gücü yoktu.

“Bir cesedi yanımda götüremem,” dedi Profesör Lovell. “Bizim gideceğimiz yere götüremem.”

Çocuk uzun bir süre boyunca annesine baktı.

“Kitaplarım,” dedi sonunda. “Yatağın altındalar.”

Profesör Lovell yatağın altına eğilerek dört kalın cilt çıkardı. İngilizce yazılmış, kullanılmaktan sırtları yıpranmış, bazı sayfaları eskimekten okunmayacak hale gelmiş İngilizce kitaplar. Profesör, elinde olmadan gülümseyerek sayfaları çevirdi ve kitapları çantasına koydu. Sonra çocuğu, kollarını ince vücudunun altından geçirerek kucağına aldı ve evden çıkarttı.

ön okuma

Daha sonraları Asya Kolerası olarak adlandırılan veba, 1829’da Kalküta’dan Bengal Körfezi boyunca, sonra da Uzak Doğu’ya doğru ilerledi- önce Siyam’a, sonra Manila’ya, son olarak da üzerinde yüzen ticaret gemilerindeki susuz kalmış, çukur gözlü gemicilerinin, binlerce insanın içinde yıkandığı, yüzdüğü ve çamaşırlarını yıkadığı İnci Nehri’nin sularını kirlettiği Çin sahillerine. Veba, Kanton rıhtımlarından insanların yaşadığı iç kısımlarına doğru hızlıca ilerleyerek bir deprem dalgası gibi vurdu. Çocuğun mahallesi haftalar içinde hastalığa yenik düşmüştü, sağlıklı aileler evlerinde çaresizce yitip gitmişti. Profesör Lovell çocuğu Kanton’un dar sokaklarından dışarı taşırken, mahalledeki herkes çoktan ölmüştü.

Çocuk bütün bunları temiz, iyi aydınlatılmış bir odada, daha önce dokunduğu her şeyden daha yumuşak ve beyaz olan bir battaniyeye sarılı bir şekilde uyandığında öğrendi. Bunlar rahatsızlığını sadece biraz azalttı. Aşırı sıcaklamıştı ve dili ağzının içinde ağır, kumlu bir taş gibiydi. Vücudunun üzerinde süzülüyormuş gibi hissediyordu. Profesör her konuştuğunda, şakaklarına kırmızı flaşlar eşliğinde keskin sancılar saplanıyordu.

“Çok şanslısın,” dedi Profesör Lovell. “Bu hastalık hemen hemen dokunduğu her şeyi öldürüyor.”

Çocuk, bu yabancının uzun yüzü ve solgun gri gözlerinden büyülenmiş şekilde bakakaldı. Odaklanmadan baktığında yabancı dev bir kuşa dönüşüyordu. Bir kargaya… Hayır, bir yırtıcı kuşa. Kötücül ve güçlü bir şeye.

“Ne dediğimi anlayabiliyor musun?”

Çocuk kurumuş dudaklarını ıslattı ve bir cevap mırıldandı.

Profesör Lovell başını salladı. “İngilizce. İngilizce cevap ver.”

Çocuğun boğazı yanıyordu. Öksürdü.

“İngilizce konuşabildiğini biliyorum.” Profesör Lovell’ın sesi kulağa bir uyarı gibi geliyordu. “İngilizce konuş.”

“Annem,” diye fısıldadı çocuk. “Annemi unuttun.”

Profesör Lovell cevap vermedi. Hızlıca ayağa kalktı ve gitmeden önce dizlerini silkeledi, ancak çocuk, oturduğu birkaç dakika içerisinde dizlerinin nasıl tozlanabileceğini anlamamıştı.

Kapak görselindeki illüstrasyon Kimberly Jade McDonald tarafından çizilmiştir.

Bu metnin redaksiyonu Aylin Efe tarafından yapılmıştır.

Beğenebileceğiniz diğer yazılarımız:

Yazıyı burada paylaş:

Yazı oluşturuldu 4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.